Türkiye’de çevrecilik solun, hatta radikal solun bir hobisi olarak görülmektedir. Muhafazakar ve milliyetçi dünya görüşüne sahip bireyler, istisnalar hariç, çevre sorunlarına oldukça duyarsız, hatta çevre karşıtı bir tutum içindedirler. Bu alanda bilgi ve bilinç eksikliğinin olduğu çok aşikar.
Milliyetçi ve muhafazakarların çevre hareketlerine kayıtsızlığının ana sebepleri olarak şunları sayabiliriz:
- Bazı çevre hareketlerinin arkasındaki küresel ajandaların, ulus devletlerin egemenliğini veya ekonomik kalkınmasını kısıtladığı kaygısı;
- Kalkınma ve sanayileşme hedefleri doğa korumaya öncelik vermeyi engellemesi;
- Çevrecilik dilinin bazen dini veya milli değerlerden kopuk, tamamen seküler, hatta marjinal bir tonda kurulması, bu kesimlerin harekete aidiyet hissetmesini engellemektedir.
Halbuki, günümüz siyasetinin kutuplaşmış ikliminde çevrecilik, belirli ideolojik kalıpların içine hapsedilip, "sol" veya "seküler" bir uğraş olmaktan çıkarılmalıdır. Türkiye’nin kültürel kodlarında ve siyasi genetiğinde yer alan muhafazakarlık ve milliyetçilik, çevre sorunlarına yönelik en derin ve köklü çözümleri bünyesinde barındırmaktadır. Bugün ekolojik krize karşı verilecek mücadelede "ithal" söylemler yerine, bu toprakların ruhuna hitap eden bir "Yerli ve Milli Çevrecilik" dili inşa etmek kaçınılmazdır.
Milliyetçi ve muhafazakar düşünce için çevre, sadece biyolojik bir alan değil; vatan toprağı olarak algılanmalıdır. Toprağın erozyonla yok olması, su kaynaklarının kuruması, madencilik adı altında ormanların tahrip edilmesi ve orman yangınları doğrudan vatanın fiziksel bütünlüğüne bir saldırı olarak kabul edilmelidir. Nitekim vatan sevgisi yeşili korumakla başlar.
Emanet bilinci ise muhafazakarlardan çevreye karşı hassas olmayı bekler. Ecdadın emanet ettiği, Allah’ın bizlere sunduğu nimetleri korumak ve gelecek nesillere miras bırakmak hem milli hem de dini bir görevdir. Muhafazakar dünya görüşünde doğa, insanın hoyratça kullanacağı bir mülk değil; Yaratıcı tarafından insana bırakılmış bir emanettir. "Akan suyun kenarında olsanız bile suyu israf etmeyiniz" öğretisi, muhafazakar çevreciliğin temel taşı olmalıdır. Haliyle bu yaklaşım doğal dengenin bozulmasına karşı bir direnç oluşturmalıdır ve bu da, siyasi ve ekonomik çıkarlarlardan yana değil doğadan yana olmayı gerektirir.
Muhafazakar ve milliyetçiler için çevre; geleneğin devamlılığı, vatanın korunması ve ilahi bir emanetin gözetilmesi demektir. Yani aslında çevre sorunlarına duyarlı olmak için bu dünya görüşlerinde çok güçlü zeminler mevcuttur.
Milliyetçiler ve muhafazakların referanslarından hareketle, vatanı korumak doğayı korumaktır. Bu da kayıtsız kalmayı değil, doğadan yana taraf olmayı gerektirir. Doğa tarafında olmak şu dört hususu göz önünde bulundurmayı gerektirir.
Birincisi, bir milli güvenlik meselesi olarak ekolojidir. Milliyetçi düşünce için "vatan", sadece üzerinde yaşanılan siyasi bir sınır değil; toprağıyla, suyuyla, ormanıyla ve iklimiyle bir bütündür. Bu perspektiften bakıldığında, çevre sorunları estetik bir kaygıdan öte, doğrudan bir milli güvenlik meselesidir.
Erozyonla kaybedilen her karış toprak, vatan savunmasında kaybedilen bir mevzi gibidir. Su kaynaklarının kuruması veya tohumun genetik yapısının bozulması, milli egemenliğe ve tam bağımsızlığa vurulan bir darbedir. Bu bağlamda, gerçek bir milliyetçilik; sadece bayrağı değil, o bayrağın üzerinde dalgalandığı "doğayı" da korumayı gerektirir.
İkincisi, emanet bilinci ve doğal denge hassasiyetidir. Muhafazakar dünya görüşü, doğayı insanın hoyratça tüketebileceği bir "hammadde deposu" olarak değil, Yaradan tarafından insana bırakılmış bir "emanet" olarak görür. İslam düşüncesindeki "Mizan" (Denge) kavramı, ekolojik dengenin ilahi bir nizam olduğunu ve bu nizamı bozmanın sadece doğaya değil, insanın kendi fıtratına da bir ihanet olduğunu savunur. Muhafazakarlık, "israf haramdır" düsturunu sadece sofrada değil, su tüketiminde, enerji kullanımında ve karbon ayak izinde de temel ilke edinmelidir. Karbon ayak izi, sosyal medyada sık sık iddia edildiği gibi bir “komplo teorisi” değil, tam aksine israf etmeden yaşamaktır. "Akan suyun kenarında olsanız bile suyu israf etmeyiniz" diyen bir geleneğin temsilcileri için çevrecilik, lüks bir hobi değil, bir inanç ve ahlak meselesidir.
Üçüncüsü, yuva sevgisinden küresel sorumluluğa giden bir yaklaşımdır. İnsan, soyut bir "gezegen" kavramından ziyade; kendi mahallesini, kendi deresini ve kendi ormanını severek korumaya başlar. Türkiye’deki vakıf medeniyeti; kuşlar için hastane kuran, kışın yabani hayvanları besleyen ve ağaç dikmeyi sadaka sayan bir mirastır. Bu miras, çevreciliği küresel elitlerin bir ajandası olmaktan çıkarıp, halkın kendi mahallesine ve tarihine sahip çıkma bilincine dönüştürür. Betonlaşmaya karşı durmak, sadece teknik bir itiraz değil; ecdadın estetik mirasını ve insanın ruhsal huzurunu muhafaza etme çabasıdır.
Dördüncüsü de, yeni ve kapsayıcı bir dilin inşasıdır. Çevreciliğin geniş kitlelere ulaşabilmesi için dilinin "yerlileşmesi" şarttır. Batı menşeli, bazen insanı doğanın düşmanı gibi gören radikal söylemler yerine; insanı doğanın "halifesi" ve "koruyucusu" olarak konumlandıran bir dil kurulmalıdır.
Muhafazakarlık, sadece yaşayanların değil; geçmiştekilerin mirasını gelecekteki torunlara aktarma sanatıdır. Milliyetçilik ise milletin bekasını her şeyin üstünde tutmaktır. Toprağı kirlenmiş, suyu tükenmiş ve iklimi bozulmuş bir coğrafyada ne muhafaza edilecek bir gelenek ne de müdafaa edilecek bir istikbal kalacaktır.
Dolayısıyla çevrecilik; muhafazakar ve milliyetçi bireyler için bir tercih değil, tarihsel ve ilahi bir sorumluluktur. Doğayı korumak, vatanı sevmenin ve yaratılış gayesine sadık kalmanın en somut göstergesidir.
Ahmet Suat Arı
Finike, 1 Nisan 2026