Mutluluk çoğu zaman ulaşılması gereken bir nokta gibi düşünülür. Sanki doğru adımları atarsak, yeterince çabalarsak ya da hayatı “doğru” yaşarsak sonunda elimizde kalacak bir ödül vardır. Oysa bu düşünce, mutluluğu sürekli ileriye iten bir koşu bandına dönüştürür: Ulaşıldığında bile kısa süre sonra yeniden eksik hissedilen bir şey...
Belki de sorun, mutluluğu bir hedef gibi görmemizdedir. Hedefler genellikle kontrol edilebilir şeylerdir; plan yapılır, çaba gösterilir ve sonuç beklenir. Ama mutluluğun bu düzene tam olarak uyması beklenemez. Çünkü doğrudan çağrıldığında gelmeyen, çoğu zaman başka bir şeye odaklandığımızda kendini hissettiren bir deneyimdir mutluluk...
İnsan bazen en çok “mutlu olmalıyım” dediği anlarda huzursuz olur. Bu, mutluluğun istek ve arzuya direnen bir tarafı olduğunu gösterir. Onu yakalamaya çalıştıkça biraz daha uzaklaşması, onun doğrudan bir hedef olmaktan çok bir yan ürün olabileceğini düşündürür.
Belki mutluluk, iyi yaşanmış bir günün sonunda fark edilen bir izdir. Bir amaç uğruna emek verirken, bir işe dalmışken, birine gerçekten kulak verirken kendiliğinden ortaya çıkar. Yani mutluluk, kovalandığında değil; başka şeylerin içinde unutulduğunda görünür hâle gelir.
Bu yüzden soru belki de şudur: Mutluluğu aramak mı gerekir, yoksa onu yaşatacak hayatı kurmak mı?
Bugün yağmur yağıyor olması bile mutluluk sebebi değil midir? Ya da yarın güneşli bir hava olması? Veya bugün rüzgâr çıkması... Küçük gibi görünen bu ayrıntılar, bazen mutluluğun aslında hayatın içinde saklı olduğunu hatırlatmaz mı?