İnsan bazen bir şehirden ayrılır. Bazen işini, evini, çevresini değiştirir. Telefon numarasını bile geride bırakır. Kendisini tanıyanlardan uzaklaştığında geçmişinin de peşini bırakacağını düşünür.
Oysa insan nereye giderse gitsin, içinde susturamadığı bir ses taşır.
Vicdan…
Mahkemelerin dosyaları kapanabilir. Tanıklar susabilir, deliller kaybolabilir. Aradan yıllar geçtikçe yaşananların üzeri gündelik hayatın telaşıyla örtülebilir. Fakat insanın kendi içinde kurduğu mahkemenin ne kapısı kapanır ne de duruşması sona erer.
Çünkü insan herkesi kandırsa bile geceleri başını yastığa koyduğunda kendisiyle baş başa kalır.
Vicdanın garip bir işleyişi vardır. Bazen işlenen bir suçun ardından konuşur, bazen yapılması gerektiği hâlde yapılmayan bir iyiliği hatırlatır. Kimi zaman söylediğimiz bir söz, kimi zaman sustuğumuz bir haksızlık yıllar sonra önümüze çıkar. O gün önemsiz gördüğümüz bir davranış, zihnimizin karanlık bir köşesinde büyümeye devam eder.
Peki, vicdan her zaman insanı iyiliğe mi götürür?
Sanmıyorum.
Vicdanla öfke birbirine karıştığında insan, adalet aradığını düşünürken intikamın peşine düşebilir. Kendisine yapılanın karşılığını vermeyi hak sayabilir. Hatta cezalandırdığı her insanla dünyayı biraz daha temizlediğine inanabilir.
İşte en tehlikeli yanılgı da burada başlar.
Çünkü adalet ile intikam arasındaki çizgi, dışarıdan bakıldığında belirgin; o çizginin üzerinde yürüyen insan içinse son derece bulanıktır. Bir süre sonra kişi, neyin doğru olduğuna kendisi karar verir, hükmü kendisi verir ve cezayı yine kendisi uygular. Böylece hem yargıç hem sanık hem de cellat olur.
Fakat insan başkalarını yargılarken kendi suçlarından kurtulabilir mi?
Bir başkasının karanlığını ortaya çıkarmak, insanın kendi içindeki karanlığı aydınlatmaya yeter mi?
Uzun zamandır beni düşündüren asıl mesele buydu. Bir insanın yalnızca yaptıklarıyla değil, yapamadıklarıyla da yaralanabileceğini gördüm. Bazı yaralar dışarıdan fark edilmez. Kanamaz, kabuk bağlamaz; fakat sahibinin bütün davranışlarını sessizce yönetir.
Bu nedenle bazı insanları yalnızca bugünkü hâlleriyle değerlendirmek yanıltıcıdır. Sert görünen birinin ardında büyük bir korku, acımasız görünen birinin geçmişinde kapanmamış bir hesap bulunabilir. Elbette geçmişte yaşanan acılar, insanın bugün yaptığı kötülükleri haklı çıkarmaz. Acı çekmiş olmak, başkasına acı çektirme hakkı vermez.
Tam tersine, insanın gerçek sınavı burada başlar.
Yaşadığı yaranın kendisini neye dönüştüreceğine karar vermek zorundadır: Yaraları iyileştiren birine mi, yoksa onları başkalarına taşıyan birine mi?
Kıyacı – Sessiz Yaralar bu soruların içinden doğdu.
Romanın merkezindeki Cenk, yalnızca geçmişinden kaçan bir insan değil. O, kendi içinde kurduğu mahkemede hem hüküm veren hem de yargılanan biri. Attığı her adımda adalet ile intikam, vicdan ile öfke, görünen kimliği ile sakladığı yüzü arasında kalıyor.
Onun hikâyesini yazarken kusursuz bir kahraman yaratmaya çalışmadım. Çünkü gerçek hayatta insanlar bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü değildir. Bazen doğru bir amaçla yanlış bir yola girer, bazen de kötülüğünü kendi doğrularının arkasına saklar.
Cenk’i anlamak, yaptıklarının tamamını onaylamak anlamına gelmiyor. Fakat onu anlamadan yargılamak da kolaycılık olur.
Belki romanı okurken siz de zaman zaman onun yanında duracak, zaman zaman ondan uzaklaşacaksınız. Bazı kararlarına hak verirken bazı anlarda “Artık dur!” diyeceksiniz. Fakat asıl soru, kitabın son sayfasına kadar sizi takip edecek:
Bir insan kötülüğün karşısında savaşırken, savaştığı şeye dönüşmeden kalabilir mi?
Kıyacı – Sessiz Yaralar, 5 Eylül 2026’da okurla buluşuyor.