Günlük hayatın telaşı içinde çoğu zaman etrafımızda olup bitenleri fark etmeden yaşıyoruz. Sabah evimizden çıkıyor, işe gidiyor, alışveriş yapıyor, tüketiyor ve ertesi gün aynı döngüyü yeniden sürdürüyoruz.
Bütün bunları yaparken üzerinde yaşadığımız dünyayı ne kadar düşündüğümüz ise ayrı bir mesele.
Son zamanlarda zihnimde sıkça aynı soru dolaşıyor:
Acaba dünyayı bize ait bir şey gibi mi görüyoruz?
Toprağı kullanıyoruz, suyu tüketiyoruz, ormanları azaltıyoruz, denizleri kirletiyoruz. Doğanın sunduğu kaynakları sanki hiç tükenmeyecekmiş gibi harcıyoruz. Üstelik bütün bunları çoğu zaman “ilerleme” ve “gelişme” adı altında yapıyoruz.
Daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek ve daha fazlasına sahip olmak hayatımızın doğal bir parçası haline geldi.
Fakat bir an durup düşünmek gerekiyor.
Daha fazla tüketirken gerçekten daha mı iyi yaşıyoruz?
Bir şeyleri sürekli yenileriyle değiştirmek, daha büyük binalar yapmak, daha çok üretmek ve daha çok tüketmek bize daha iyi bir gelecek mi hazırlıyor?
Yoksa geleceğimizden sessizce bir şeyler mi eksiltiyoruz?
Çünkü doğa, insanın ihtiyaçları arttıkça kendisini sınırsız biçimde yenileyebilen bir kaynak değil.
Bir ormanın yok olması yalnızca birkaç ağacın eksilmesi değildir.
Bir nehrin kirlenmesi yalnızca bir suyun kirlenmesi değildir.
Toprağın verimsizleşmesi yalnızca tarımla ilgili bir sorun değildir.
Bunların her biri, insanın kendi yaşam alanından biraz daha uzaklaşması anlamına gelir.
Belki de en büyük yanılgımız, kendimizi doğanın dışında görmemiz.
Oysa insan doğanın sahibi değil.
İnsan doğanın bir parçası.
Bu nedenle doğaya verdiğimiz her zarar, bir bakıma kendimize verdiğimiz zarardır.
Bugün iklim değişikliğini, kuraklığı, su kaynaklarının azalmasını, orman yangınlarını ve çevre kirliliğini konuşuyoruz. Fakat bütün bunları yalnızca “çevre sorunları” olarak görmek bana artık yeterli gelmiyor.
Bu aynı zamanda bir yaşam biçimi sorunu.
Nasıl yaşadığımızı, ne kadar tükettiğimizi ve gerçekten neye ihtiyacımız olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Belki de artık kendimize “Doğa bize ne veriyor?” diye sormaktan önce şu soruyu sormalıyız:
“Biz doğaya ne bırakıyoruz?”
Çünkü çocuklarımıza yalnızca ev, araba, para veya eşya bırakmayacağız.
Onlara bir dünya bırakacağız.
Temiz bir suya ulaşabilecekleri, nefes alabilecekleri, üzerinde üretim yapabilecekleri ve yaşayabilecekleri bir dünya...
İşte bu nedenle mesele yalnızca bugünü kurtarmak değil.
Yarın nasıl bir dünyada yaşayacağımızı bugünden belirlemek.
Bazen dünyanın sessizliğini yanlış anlıyoruz.
Ağaçların konuşmadığını, nehirlerin şikâyet etmediğini, toprağın hesap sormadığını düşünüyoruz.
Ama doğanın sessiz olması, sınırsız olduğu anlamına gelmiyor.
Belki de bir gün dünya gerçekten bize “Yeter” diyecek.
Ve o gün geldiğinde asıl sorumuz şu olacak:
Dünyayı ne zaman tüketmeye başladığımızı mı soracağız, yoksa onu korumak için neden daha önce harekete geçmediğimizi mi?
Belki hâlâ geç değil.
Çünkü dünya bizden mükemmel olmamızı istemiyor.
Sadece onun sahibi olmadığımızı hatırlamamızı istiyor.
Dünya bize bırakılmış bir miras değil; bizden sonrakilere bırakacağımız bir emanettir.
Ferhat Dolaş