Bazı kitaplar okunup rafa kaldırılır; bazıları ise insanın zihninde ve vicdanında uzun süre yankılanır. James Baldwin'in eserlerini okurken ben de tam olarak bunu hissettim. Irkçılığın, köleliğin ve sömürgeciliğin yalnızca geçmişte kalmış tarihî olaylar olmadığını; bugünü de şekillendiren derin yaralar olduğunu bir kez daha düşündüm. Sayfaları çevirdikçe yalnızca bilgi edinmedim, aynı zamanda insanlığın ortak vicdanıyla yüzleştiğimi hissettim. Bu yüzden bu satırları kaleme alma gereği duydum. Çünkü bazı gerçekler yalnızca okunmak için değil, dile getirilmek için vardır.
Tarihi kazananların yazdığı söylenir. Belki de bu yüzden, sayfaları çevirdikçe fetihleri okuyoruz ama yağmayı değil; keşifleri okuyoruz ama talanı değil; medeniyeti okuyoruz ama zincire vurulan milyonların çığlığını duymuyoruz.
İnsanlık, en büyük suçlarını çoğu zaman en asil kelimelerin arkasına sakladı. "Uygarlık götürüyoruz" dediler, şehirler yaktılar. "Düzeni sağlıyoruz" dediler, halkların dilini, kültürünü ve hafızasını yok ettiler. "Tanrı adına" dediler, insanı insana kul ettiler. Tarih, bazen yalnızca güçlülerin kendilerini aklama biçiminden ibaret kaldı.
James Baldwin'i okurken insan şunu fark ediyor: Irkçılık, yalnızca siyahileri aşağılayan bir düşünce değildir; önce onu üreten toplumu ahlaken çürüten bir hastalıktır. Çünkü bir insanı ten renginden dolayı değersiz görebilen bir zihin, günün sonunda insanlığın kendisini de değersizleştirir.
Köle gemileri okyanuslarda kayboldu belki. Sömürge bayrakları birçok ülkeden indirildi belki. Ama sömürgecilik gerçekten bitti mi? Bugün hâlâ dünyanın zenginliği birkaç merkeze akarken, yoksulluk aynı coğrafyalara miras bırakılıyorsa; bugün hâlâ bazı insanların hayatı diğerlerinden daha ucuz görülüyorsa, geçmiş yalnızca biçim değiştirmiş demektir.
Beni asıl rahatsız eden ise zulmün kendisinden çok, ona alışan sessizliktir. Çünkü hiçbir düzen yalnızca zalimlerin gücüyle ayakta kalmaz; susanların konforuyla da yaşar. Tarih boyunca kırbacı tutan el kadar, o kırbaca bakıp başını çeviren göz de suçun ortağı olmuştur.
Geçmişi hatırlamak, eski yaraları kaşımak değildir. Tam tersine, aynı yaraların yeniden açılmasını engellemektir. Bir toplum, kendi karanlığıyla yüzleşmediği sürece aydınlıktan söz edemez. Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil, hafızada da kurulmalıdır.
Zincirler paslanır, imparatorluklar yıkılır, haritalar değişir; ama güç, kendine yeni efendiler ve yeni yöntemler bulmakta hiç zorlanmaz.
Gerçek medeniyet, güçlü olanın kazandığı değil, güçsüz olanın da insan yerine konulduğu gün başlayacaktır. O güne kadar tarih kitapları kapanabilir; fakat vicdanın hesabı hiçbir zaman kapanmaz.
Unutmayın ki vicdan sustuğunda tarih tekerrür edecektir…