Demirin, madenin, betonun yükselmesine “medeniyet” diyoruz. Telefonlarımız akıllandı, ekranlarımız büyüdü, her şey hızlandı… Peki biz?
Biz daha iyi insan olduk mu?
Bugün toplumun en büyük yarası, çoğu zaman ekonomiden de siyasetten de önce geliyor: güven.
Emanet duygusu zayıfladı. Komşuluk eski ağırlığını kaybetti. Arkadaşlıklar “işe yaradığı kadar” sürüyor. Sözün değeri düştü. İnsanlar “emin” olmaktan uzaklaştıkça, bir memleketin bel kemiği de sessizce çatlıyor.
Teknoloji mi bizi bozdu, biz mi irademizi bıraktık?
İnternet, telefon, televizyon… Bunlar tek başına suçlu değil. Suçlu olan şey şu: kontrolü bizde olması gereken araçlar, bizi yönetmeye başladı.
Telefon elbette kullanılacak. Ama mesele “kullanmak” değil; esir olmak.
Bütün gün ekrana bakıp, ailede iki cümleyi bile doğru düzgün kuramaz hâle geldik. Aynı masada oturup ayrı dünyalara dağıldık. Bir bildirimle sinirlenen, bir yorumla sevinen, bir beğeniyle kendini değerli hisseden bir hâle geldik.
Kabul edelim: Bu, “ilerleme” değil. Bu, dağılma.
Mahremiyet gitti, gösteriş geldi
Bir zamanlar evin kapısı bir sınırdı. Şimdi o sınırı biz kaldırdık.
Yediğimizi, içtiğimizi, gezdiğimizi, evimizi, çocuklarımızı, özel anlarımızı… “paylaşıyorum” diyerek teşhir ediyoruz.
Bunu yapınca ne oluyor?
– Aile mahremiyeti yara alıyor.
– İnsan fark etmeden övünmenin, caka satmanın içine düşüyor.
– Başkasının yoksulluğunu, mahcubiyetini, eksikliğini tahrik ediyoruz.
Bunu söyleyince hemen savunma geliyor: “Ne var bunda?”
İşte problem tam burada başlıyor. Çünkü “ne var bunda” cümlesi, toplumun vicdanında açılan deliğin adıdır.
Düğünler nikâhın ilanıydı, güç gösterisine dönüştü
Düğün; dua, ikram, hayır ve ilan… Böyle olması gerekir.
Ama bugün birçok düğün, maalesef “kim daha çok harcadı” yarışına döndü. İsraf normalleşti. Gösteriş sıradanlaştı. Fakirin davet edilmediği, garibin unutulduğu merasimler arttı. Sanki mesele yuva kurmak değil de “gövde gösterisi” yapmak oldu.
Bir cümleyle soralım:
Allah rızası mı mühim, protokol mü?
Bu soruyu düğünde de soracağız, hayatta da.
Asıl kayıp: Mahalle ruhu
Eskiden “mahalle” sadece bir yer değildi; bir ahlâktı.
Dulun, yetimin, garibin sahipsiz kalmadığı bir düzen vardı. Zengin-fakir yan yana yaşar; aynı camide saf tutar; aynı sokakta selamlaşırdı. Bugün ise siteler yükseldikçe, duvarlar kalınlaştıkça, kalpler birbirinden uzaklaştı.
Şimdi insanlar yan dairedeki komşusunun adını bilmiyor.
Bildiği tek şey: “Benim alanım, benim hayatım.”
İşte bu “ben” büyüdükçe, toplum küçülüyor.
Dış düşman yıkamadı, biz içeriden eksiliyoruz
Yüzyıllardır bu topraklara göz dikenler oldu. Bu millet çok badire atlattı.
Ama insanın içini içten çürüten bir şey var: değer kaybı.
Yalanın sıradanlaştığı bir toplum, güven üretemez.
Güven üretemeyen toplum, dayanışma üretemez.
Dayanışma üretemeyen toplum, yarınını kuramaz.
Ve en acısı şu: Biz bunu fark ediyoruz ama çoğu zaman “konuşup geçiyoruz.” Bir süre üzülüp sonra yine aynı alışkanlıklara dönüyoruz.
Peki ne yapacağız?
Önce şunu kabul edeceğiz:
Sorun “başkaları” değil sadece. Sorun “biz” de varız. Kendimizi temize çekerek düzeltemeyiz.
Sonra küçük ama gerçek adımlarla başlayacağız:
- Telefonu ihtiyaç kadar kullanıp, hayatı ekrana teslim etmeyeceğiz.
- Mahremiyeti “moda” uğruna harcamayacağız.
- Gösterişi değil, vakar ve edebi büyüteceğiz.
- İsrafı “normal” görmeyeceğiz; ikramı, infakı ve paylaşmayı çoğaltacağız.
- Komşuyu hatırlayacağız; selamı diri tutacağız.
- Çocuklara sadece bilgi değil, haya, emanet, merhamet de öğreteceğiz.
Çünkü medeniyet, demirde değil; insanda olur.
Bir toplumun gerçek gücü, binaların yüksekliğinde değil; ahlâkın sağlamlığında ölçülür.
Son söz:
Ne zaman kendimize geleceğiz?
Cevap net: Bugün.
Yarın değil. Bir gün değil. “Şartlar düzelsin” değil.
Değerler kayboluyorsa, şartlar zaten düzelmez.
Değerler dönünce, şartlar da toparlanır.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI- Yazar/Şair