Bir avuç maden işçisinin yürüttüğü mücadele ve ne pahasına olursa olsun sürdürdüğü direniş; duyarlılık denizine düşen bir taş oldu, vicdanları etkileyerek dalga dalga yayıldı ve "Hüseyni" bir direnişe evrildi. Bu kararlılık; iktidarı, taleplerin çözümü konusunda bir çaba içine soktu ve gasbedilen hakların iadesinin kapısını araladı.
Hüseyni direnişin inanç boyutu olsa da bana göre; insani ve duygusal boyutu, insan olan herkesi mıknatıs gibi içine çeken ve vicdani direnişi örgütleyen çok güçlü bir özelliğe sahiptir. Çünkü Hüseyni direniş; zulme ve haksızlığa karşı ilkesel, onurlu ve fedakar bir duruştur; biat etmeyi reddetmek, hakikat uğruna bedel ödemeyi göze almaktır.
Bir avuç maden işçisinin, halkın geniş bir kesiminin vicdanında anlam ve güç bulan, sonunda da başarıya ulaşan bu direnişi; bana 4-8 Ocak 1991’de gerçekleşen Zonguldak-Ankara Büyük Madenci Yürüyüşü’nü hatırlattı.
Zonguldak-Ankara Büyük Madenci Yürüyüşü, yaklaşık 150 bin işçinin toplu sözleşme talepleri ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için başlattığı tarihi bir emek mücadelesidir. O gün yürüyüşe madencilerin yanı sıra eşleri, çocukları ve bölge halkı da destek vererek kentin topyekûn ayağa kalkışını simgelemişti. İşçilerin kararlı duruşu sonucunda hükümet talepleri kabul etmek zorunda kalmış ve bu eylem, Türk sendikal tarihinde onur ve adalet mücadelesinin sembolü haline gelmişti. Bu eylem, yerin yüzlerce metre altında çalışan işçilerin, ekonomik ve siyasal hakları için verdikleri en önemli mücadelelerden biri olarak anılmaktadır.
Günümüzde ne yazık ki böylesine büyük bir mücadeleyi örgütleyebilecek güçte bir sendika bırakmadılar. Bu nedenle Zonguldak eylemi kadar kitlesel hareketler, olağanüstü durumlar dışında pek mümkün görünmüyor. Ancak "Başka yol bulamasak da Ankara'yı yol yaparız" diyen bir avuç madenci; sergiledikleri Hüseyni direnişle ülkenin 86 milyon insanıyla bütünleşti ve haksızlığa set çekti.
Direnenin kazandığını bir kez daha kanıtladılar.
Mesut Karakoyunlu