Prof. Dr. İbrahim Ortaş
Köşe Yazarı
Prof. Dr. İbrahim Ortaş
 

Bilimde Emeklilik Olur mu? Yetişmiş İnsan Gücü, Akademi ve 67 Yaş Emeklilik Sınırının Yeniden Güncellenmesi

Arapçada tekaüt kelimesine denk gelen emeklilik kavramı; kişilerin belirli bir yaşa eriştiklerinde, o zamana kadar öngörülen çalışma süresi içinde ödenen primleri tamamladıktan sonra aktif çalışma hayatından çekilerek düzenli bir gelir (emekli maaşı) almaya hak kazandıkları sosyal bir statüdür. Latince anlamı "hizmetini tamamlamış, hak etmiş" olan bu kavram, kişilerin aktif çalışma hayatından çekilseler bile hak ettikleri unvanı kullanmaya devam ederek topluma eşsiz katkılar sunmalarını ifade eder. Doğada olmayan ancak insana özgü bir kavram olan emeklilik, geçen yüzyılda Sanayi Devrimi sonrası başlayan yeni çalışma ve iş tutma niteliği nedeniyle, zorunlu olarak bir süre sonra aktif yaşamdan daha pasif bir yaşama geçişe neden oldu. İlk defa 1889 yılında Almanya Şansölyesi Bismarck, dönemin gelişen sosyalist hareketlerinin yükselişini engellemek ve işçilerin devlete olan sadakatini artırmak amacıyla, çalışanlara 70 yaşından itibaren emeklilik hakkı tanıdı. Doğal olarak o dönemde 70 yaşına erişmek çok az insan için mümkün oluyordu. Bunun sonucu olarak, 1916 yılında emeklilik yaşı 65'e düşürülmüştür. Ülkemizde emeklilik konusu, doğal olarak Osmanlı'daki askerî tekaüt sandığı ile başlamış; 1683 sayılı Askerî ve Mülkî Tekaüt Kanunu'nun kabulüyle devam etmiş; ardından 1949 tarihli 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu kabul edilerek 1 Ocak 1950 tarihinden günümüze kadar emeklilik işlemleri bu temelde yürütülmüştür. Bilim İnsanlarında Emeklilik Yaş Sınırı ve Üniversitelerin Bilim ve Eğitim Niteliğinin Korunması Zamanla tıp alanındaki gelişmeler, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması ve gıda üretiminin artmasıyla birlikte gıda kalitesi de yükseldi; bu durum doğrudan yaşam süresinin uzamasına yol açtı. Günümüzde ortalama yaşam süresi gelişmiş ülkelerde 80-90 yaş ve üzerine çıkmışken, Afrika’da 55 yıl, Asya ve diğer gelişmekte olan ülkelerde ise ortalama 70 yaşa kadar uzamıştır. Günümüzde emeklilik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla devletlerin en ciddi sorunlarının başında gelmektedir. Her ne kadar çalışanların maaşlarından kesilen primler emeklilikte yaşamlarını sürdürmeleri için biriktiriliyor olsa da, maaşların ödenmesi ve diğer sosyal haklar ülkelerin ekonomileri üzerinde ciddi bir yük yaratmaktadır. Başta iş çevreleri ve milyonları istihdam eden devlet gibi büyük yapılar, erken emekliliği genelde tercih etmezler. 2000’li yıllar öncesinde 38-40 yaş civarında, belirli gün prim ödeyerek emekli olmuş milyonlarca insan, çalıştıkları sürenin iki katı kadar süre boyunca emekli maaşı alan ve sağlıklı olmalarına rağmen pasif bir şekilde evlerde ya da kahve köşelerinde oturan bireyler haline getirildiler. Son Erken Emeklilik Yasası, her ne kadar bütün partilerin uzlaşısıyla meclisten geçmiş olsa da, birçok yönden yanlış; başta bireylere zarar veren bir durum olarak ileride de çok tartışılacak siyasi bir karar olarak anılacaktır. Ülkelerin artan yaşam standartlarına bağlı olarak uzayan yaşam süresi, nitelikli işgücünün korunmasını da gündeme getirmektedir. Bu bağlamda, sanayinin anavatanı Almanya'nın Başbakanı Friedrich Merz, emeklilik yaşının 2090'lı yılların başına kadar kademeli olarak yaklaşık 70'e çıkarılacağını; bunun da uzman komisyonunun görüşleri çerçevesinde, ortalama yaşam süresinin uzamasıyla açıklanacağını belirtiyor. Artan sanayileşme ve kamunun büyümesiyle zaman içinde emekli sayısının artması, emeklilik sorununu siyasetin en çok konuştuğu konu haline getirmiştir. Zaman içinde siyaset; elinde bilimsel, sağlık, sosyal ve ekonomik veriler olmadan ya da var olanları yeterince dikkate almadan, seçmene şirin görünmek adına emeklilik koşullarını yaş sınırından çıkarıp yalnızca belirli bir prim gün sayısına indirgemiştir. Çoğu ülkede emeklilik, zengin-fakir fark etmeksizin bir şekilde temel yaşam güvencesi sağlamak adına önemsenmektedir. Ancak diğer taraftan ülkeler ve toplumlar, belirli alanlarda ihtiyaç duyulan nitelikli insan gücünü bu sistemden ayrı tutarak değerlendirmektedir. Bu mesleklerin başında bilim insanları, akademisyenler, doktorlar ve uzmanlık gerektiren stratejik konumdaki alanlarda çalışan kişiler gelmektedir. Sigorta ve yaşam güvencesi bir yana, bir yaşam biçimi olan bilim insanlığında, zorunlu sağlık nedenleri dışında "emekliye ayrılmak" işin doğası gereği mümkün değildir. Gerçek anlamda kendini bilime adamış insanları isteseniz de ruhen emekli edemezsiniz. Bu bağlamda, uzun bir sürece yayılan zorlu eğitim-araştırma süreçlerinden geçerek yetişen bu değerli insanların, yaptıkları işin niteliği gereği sistem dışına itilmesinin (emekli edilmesinin) ülkeye, topluma ve kişiye hiçbir faydası olmayacaktır. Emeklilik kanunu ilk çıktığında erkeklerde 47, kadınlarda 50 yaş olan ortalama ömür, bugün erkeklerde 78, kadınlarda 80 yaş civarındadır. Mevcut durumda, yakın geçmişte emekli olmuş 67 yaşın üzerindeki çoğu akademisyenin hâlen fiziki ve mental olarak son derece zinde; kazandıkları bilgi birikimi ve yetenekleriyle en verimli çağlarında oldukları açıkça görülmektedir. Nitelikli İnsanın Amacı Emeklilik mi, Yoksa İnsanlığa Katkı Sağlamak ve Doğayı Anlamak mı? İnsanın amacı yalnızca birey olarak yaşamak değil; aynı zamanda içinde bulunduğu toplumu ve doğayı anlamak, analiz etmek, öğrendiklerinden edindiği bilgileri kullanarak insan ve doğa yaşamını kolaylaştırmak, topluma ve çevresine hizmet etmek ekseninde yararlı bir birey olmaktır. Bu bağlamda emeklilik bir amaç değil, belli bir yaştan sonra yaşamın devamı için bir güvencedir. Bu güvence, sağlıklı gelişmiş toplumlar için büyük bir sorun teşkil etmiyor. Bizim gibi toplumlarda ise, başta sağlık hizmetleri olmak üzere, olası yaşlılıkta yaşamını sürdürmek için asgari bir gelirin bulunması bakımından bu durum son derece gerekli ve önemlidir. Ancak yaşam piramidinin birçok aşamasını geçmiş, akademik dünyada yer almış insanlar için emeklilik, ülkesine, topluma, hatta tüm insanlığa hizmet etmekten el çekmek anlamına gelir. Bu bağlamda emeklilik yaşının uzatılması gibi kritik bir değişiklik, hem akademi dünyası hem de ülkemizin bilim-teknoloji ve sosyal ekosistemi için çok önemsenmelidir. Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle bilimsel araştırmaların yoğun olarak yapıldığı üniversitelerde, "Emeritus Profesör" kadrosunda emekli olmuş ancak akademik çalışmalarını sürdürenlerin, bilgi birikimi ve tecrübeleriyle kuruma büyük katkı sağladıkları hepimizin malumudur. İşi bilgi üretmek olan deneyimli insanların emekli edilmesiyle, 67 yaşından sonra edindikleri bu muazzam bilgi ve deneyim ne olacak; âtıl mı kalacak? Ülkemizde hâlâ öğretim elemanları için 67 olan yaş sınırının korunmuş olması, bu konunun yeterince anlaşılmadığını gösteriyor. Toplumun taşıyıcı kolonu niteliğindeki bilim ve bilgi üreten, nitelikli sanayide iş gören insanların varlığı çoğu ülkede %1, gelişmiş ülkelerde ise %2-4 düzeyindedir. Bu insanlar o toplumun dinamosu, taşıyıcısı ve yönlendiricisidir. Almanya’nın ve Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrası küllerinden yeniden doğması, sahip oldukları yetişmiş insan sermayesi sayesinde sağlandı. Nitelikli insanına sahip çıkan toplumlar gelişir. Bilgi birikimleri, soyut ve analitik düşünme becerileri gelişmiş insan kaynağı, işin doğası gereği gelişmiş ülkelerde kolay kolay emekli edilmez. Onlardan bir şekilde yararlanma yolları aranır. Onlar en değerli beşerî sermaye olarak ayrı tutulur, kendilerine değer verilir; bilgi, görgü, beceri ve irfanlarından faydalanılır. Bunun farkında olmayan ülkeler, kendi kaynaklarıyla yetiştirdikleri nitelikli iş gücünü koruyamadıkları için beyin göçüne maruz kalırlar. Örneğin Çin, son dönemde binlerce nitelikli bilim ve iş insanını ülkesine geri kazandırarak hızla gelişmiştir. Emeklilerden de Yararlanmak Gerekir J. Bergman’ın kaleme aldığı bir İskoç atasözü şöyle der: "Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler." Uzun süredir birikim yapan, aktif olarak çalışan, üreten ve bilim dışında hiçbir çıkar ilişkisi içinde olmayan deneyimli bilim insanlarını emeklilik sonrasında da nazikçe davet ederek birikimlerini toplum için kullanmalarını istemekten daha doğal ne olabilir? Temel ve mühendislik bilimlerinin ürettiği teknolojinin yanı sıra tarih, felsefe, edebiyat ve sanat alanlarında çalışanların emekli edilmesi adeta bir "bilgi kıyımıdır". Harran Ovası'nı, bölgenin buğday tarihini ve ıslahını en iyi bilen bir bilim insanı hiç emekli edilir mi? YÖK Emeklilik Yaşının Değiştirilmesi Konusunu Önemsemektedir Türkiye gibi ülkelerde akademik kadroların çok zor yetişmesi ve beyin göçü nedeniyle potansiyeli yüksek gençlerin çok erken dönemlerde yurt dışında gelecek araması, nitelikli bilim insanlarının ve öğretim üyelerinin emeklilik yaşının yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Bu konuda basına yansıyan YÖK Başkanı Sayın Prof. Dr. Erol Özvar’ın öğretim üyelerinin zorunlu emeklilik yaşının 67’den 72’ye, sözleşmeli olanlar için ise 75’e kadar yükseltilebileceğine dair açıklaması, Türkiye’nin akademik insan kaynağı politikalarında uzun erimli ve doğru bir planlama olarak algılandı. Bu düzenleme, yalnızca kıdemli akademisyenlerin sistem içinde tutulması bakımından değil, bilimsel üretkenliğin sürdürülebilirliği ve kurumsal hafızanın korunması bakımından da hayati öneme sahiptir. Öğretim elemanlarının 67 olan emeklilik yaş sınırının en azından 72’ye çıkarılması ile: Ar-Ge ve inovasyon süreçleri ivme kazanabilir. Lisansüstü eğitimin kalitesi artabilir. Uluslararası yayın ve patent üretkenliği artabilir. Üniversite-sanayi iş birliğinde mentorluk kapasitesi güçlenebilir. Dolayısıyla bu konu yalnızca akademik bir mesele değil, Türkiye’nin kalkınma stratejilerinin merkezinde yer alan stratejik bir bilim-teknoloji politikasıdır. Akademi İçin Tarihi Fırsat Penceresi Yaratmak Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu doktora ve yüksek lisans tez danışmanlığı, laboratuvar yönetimi, araştırma projeleri ve kurumsal rehberlik alanlarında deneyimi olan kadroların objektif kriterlerle belirlenip ülkenin yüksek menfaatleri doğrultusunda korunması gerekir. Türkiye, yükseköğretim politikalarında önemli bir dönemece girmiş bulunuyor. Zorunlu emeklilik yaşının yükseltilmesiyle: Kıdemli bilim insanlarının sistemde kalarak bilimsel ve eğitsel sürece katkı sunması sağlanır. Hâlen zinde ve üretken olan insanların, bilgi birikimlerini toplum yararına sunmaya devam etmelerinin önü açılır. Üniversitelerin eğitim kalitesi ve araştırma gücü artar. Uluslararası rekabetçilikte, dünyaca tanınan kıdemli kadrolar aracılığıyla pozitif bir ivme yakalanır. Bu açıdan söz konusu yaş düzenlemesi, basit bir mevzuat değişikliği değil; Türkiye’nin akademik ve bilimsel geleceğini şekillendirecek köklü bir reformdur. Dünya Ülkelerinde Üniversite Öğretim Üyelerinin Emeklilik Yaş Sınırı Nedir? Üniversitelerdeki öğretim üyelerinin emeklilik yaş sınırları, genel kamu çalışanlarının sınırlarından önemli ölçüde farklılık gösterebilmektedir. Birçok ülkede akademik birikimin korunması amacıyla bu yaş sınırı esnek tutulur ya da daha yüksek belirlenir. Bazı ülkelerde, başta Rusya olmak üzere, bilim insanları için zorunlu bir emeklilik yaş sınırı bulunmamaktadır. Çoğu ülkede ise emeklilik yaşına gelinmesine rağmen, sağlığı elveren bilim insanları yasal olarak emekli olsalar bile "Emeritus Profesörlük" unvanıyla üniversiteleriyle bağlarını koparmadan akademik faaliyetlerine devam edebilmektedir. Bu statüdeki akademisyenler; uluslararası projelerin yönetimi, fon yönetimi, lisansüstü danışmanlıklar ve özel seçmeli dersler gibi alanlarda kuruma katkı sunmayı sürdürürler. İngiltere'de akademisyenler için yasal olarak belirlenmiş zorunlu bir emeklilik yaşı bulunmamaktadır. Ancak Oxford ve Cambridge gibi köklü üniversitelerde, genç akademisyenlere kadro açabilmek amacıyla kurum içi 69 yaş sınırı uygulanabilmektedir. Dünya genelinde ve Türkiye'de, öğretim üyelerinin zorunlu emeklilik yaş haddi olan 67 yaşın ardından, üniversitelerin ihtiyaçlarına bağlı olarak 72 yaşına kadar sözleşmeli statüde çalışmaya devam edebildikleri görülmektedir. Vakıf üniversitelerinde ise bu süreç, tamamen tarafların sözleşme şartlarına bağlı olarak esnek bir şekilde yürütülmektedir. Emeklilik Yaşının Uzatılması Herkese mi, Yoksa Belirli Niteliklere ve İhtiyaç Duyulan Alanlara Göre mi Olmalıdır? Kamuoyunda akademik kadroların üretkenliği konusunda, üniversite içinde ve dışında bir hayli tartışma bulunmaktadır. Maalesef ülkemizin yükseköğretim sisteminde kendi çalışma disiplinini denetleyecek etkin bir izleme mekanizması olmadığı için; tek amacı profesör unvanı almak olan ve bu hedefe ulaştıktan sonra adeta "ununu eleyip eleğini asan", güvenceli kadrolardaki pek çok akademisyenin yarardan çok zarar getirdiği ve kötü birer örnek oluşturduğu sıkça tartışılmaktadır. Bugün üniversiteye araştırma görevlisi olarak giren bir akademisyenin öncelikli amacının yalnızca yayın yaparak bir an önce profesörlük kadrosunu almak olduğu, yaşanan canlı örnekler ve akademik verilerin zaman içindeki değişimiyle açıkça görülmektedir. Diğer bir ifadeyle, salt akademik kadro basamaklarını tırmanmak için yayın yapmak bir "yayın fetişizmidir" ve bu anlayıştan bilime bir yarar gelmediği gibi, süreç sisteme ciddi zararlar vermiştir. Ne yazık ki YÖK ile birlikte geleneksel akademik kültür ve değerlerin yerini; daha çok ABD tarzı şirketleşme, özel hizmet, ek ders ve ölçülebilir nitelikte olmayan performans değerlendirmeleri gibi maddi odaklı uygulamaların alması akademik yaşama büyük darbe vurmuştur. Ancak akademisyenliğin temelde bir iş kapısı olmaktan öte, bir yaşam biçimi ve bilime adanmışlık olduğu; buna bağlı olarak da asıl amacın bilim üreterek bilgiyi topluma yaymak olduğu genel bir kabuldür. Ne yazık ki dünyada ve özellikle gelişmekte olan ülkemizde, bugün birçok akademik atamada yaşanan nepotizm, kayırmacılık ve liyakatsizlikler; birimlerde huzursuzluklara, kavgalara ve mahkemelere yansıyan çok sayıda nahoş olayın yaşanmasına yol açmıştır. Bu bağlamda; ciddi bir birikimi olan, üniversite kültürünü özümsemiş, çalışkanlığıyla örnek teşkil eden ve kişisel çıkarlardan uzak durarak toplum ile doğanın yararına çalışan insanların varlığı her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır. Aslında akademisyenlik, doğası gereği mesai kavramı barındırmayan ve kendi iç disiplinini kendisi yaratan bir meslektir. Ancak yetersiz altyapı ve sosyoekonomik koşullar, günümüzde birçok bilim insanının isteksiz ve moralsiz çalışmasına neden olmaktadır. Oysa arzu edilen; mesai sınırlarına sıkışmayan, aklı ve fikri sürekli bilimde ve araştırmada olan bu değerlerimize emeklilik yollarını göstermek değil, onlara daha fazla hizmet etme imkânı sunabilmektir. Nitelikli Bilim İnsanları Emeklilik ve Sonrasındaki Süreçte Sistemde Nasıl Tutulur? Bu doğrultuda kamuoyundan aldığım geri bildirimler, sürecin mutlak bir "seçicilik" esasıyla yürütülmesinden yanadır. Yapılacak düzenleme ile üniversitelerin insan kaynağı planlaması daha esnek, sürdürülebilir ve güncel hale getirilerek; gerekirse akademisyenlerin son beş ya da on yıllık performanslarına göre, ABD ve Avrupa'daki örneklere benzer özel kadrolar ihdas edilebilir, hatta yeniden "ordinaryüs profesörlük" gibi unvanlar canlandırılabilir. Uygulaması her ne kadar zor olsa da dünyada yaygın olan "Emeritus Profesörlük" sisteminde olduğu gibi; yönetim işlerine dahil edilmeyen ancak akademik ve bilimsel çalışmalarını sürdürmesine izin verilen bir yapı kurulabilir. Bu yapı; evrensel ölçekte ölçülebilir, yoruma açık olmayan somut çıktılar (son 3-5 yıldaki SCI indeksli yayınlar, H-indeksi, alınan atıflar, yürütülen projeler, uluslararası ilişkiler, danışmanlıklar, sosyal bilimler alanındaki kitap yayınları, editörlükler, sanat alanındaki sergi ve nitelikli eser sunumları gibi kriterler) üzerinden şekillendirilebilir. Bu boyutuyla düzenleme, yalnızca yaş sınırının teknik olarak değiştirilmesinden ibaret kalmamalı; ülkenin nitelikli insan kaynağını yine ülkenin yüksek menfaatleri doğrultusunda kullanmayı hedeflemelidir. Dünya genelinde bir profesörün emeklilikten sonra da çalışmaya devam etmesi kişisel bir "hak" olarak görülmez; bu durum tamamen kurumsal ihtiyaçlara ve akademisyenin güncel araştırma, üretim ve eğitim yetkinlik kapasitesine bağlıdır. Bu kapasite ise objektif komisyonlarca, her yıl akademik seçicilik kriterlerine göre titizlikle değerlendirilir. Konu bir bütün olarak ele alındığında; erken emeklilik peşinde koşmayan, aksine bilgi birikimini ve deneyimlerini gönüllü olarak ülkesinin hizmetine sunmak isteyen donanımlı insan gücünden nasıl yararlanılacağı sorusu kritik bir eşiktir. Bu bağlamda; hiçbir dış yönlendirmeye ihtiyaç duymayan, yüksek iç disipline sahip, özveriyle çalışıp üretime katkıda bulunacak bu saygın kişilerin önüne engeller koymak yerine, tam tersine onları onurlandırmalı ve hizmetleri için kendilerine müteşekkir olmalıyız. Bilimsel alanda yaşanan kan kaybının durdurulması ve sistemin yeniden restore edilmesi için, Türkiye'nin bilimsel kapasitesini doğrudan ilgilendiren bu stratejik yükseköğretim politikasının, siyasetten bağımsız ve partiler üstü bir yaklaşımla ele alınması kaçınılmazdır. Ortalama ömrün 80 yıla ulaştığı günümüzde, üretken akademisyenler için 67 yaş sınırı oldukça erkendir. Objektif ve ölçülebilir veriler üzerinden tasarlanacak yeni bir düzenleme, yetişmiş insan gücümüzden maksimum düzeyde yararlanmamızı sağlayacak ve ülkemize büyük katkılar sunacaktır. Prof.Dr. İbrahim Ortaş
Ekleme Tarihi: 16 Temmuz 2026 -Perşembe

Bilimde Emeklilik Olur mu? Yetişmiş İnsan Gücü, Akademi ve 67 Yaş Emeklilik Sınırının Yeniden Güncellenmesi

Arapçada tekaüt kelimesine denk gelen emeklilik kavramı; kişilerin belirli bir yaşa eriştiklerinde, o zamana kadar öngörülen çalışma süresi içinde ödenen primleri tamamladıktan sonra aktif çalışma hayatından çekilerek düzenli bir gelir (emekli maaşı) almaya hak kazandıkları sosyal bir statüdür. Latince anlamı "hizmetini tamamlamış, hak etmiş" olan bu kavram, kişilerin aktif çalışma hayatından çekilseler bile hak ettikleri unvanı kullanmaya devam ederek topluma eşsiz katkılar sunmalarını ifade eder.

Doğada olmayan ancak insana özgü bir kavram olan emeklilik, geçen yüzyılda Sanayi Devrimi sonrası başlayan yeni çalışma ve iş tutma niteliği nedeniyle, zorunlu olarak bir süre sonra aktif yaşamdan daha pasif bir yaşama geçişe neden oldu. İlk defa 1889 yılında Almanya Şansölyesi Bismarck, dönemin gelişen sosyalist hareketlerinin yükselişini engellemek ve işçilerin devlete olan sadakatini artırmak amacıyla, çalışanlara 70 yaşından itibaren emeklilik hakkı tanıdı. Doğal olarak o dönemde 70 yaşına erişmek çok az insan için mümkün oluyordu. Bunun sonucu olarak, 1916 yılında emeklilik yaşı 65'e düşürülmüştür.

Ülkemizde emeklilik konusu, doğal olarak Osmanlı'daki askerî tekaüt sandığı ile başlamış; 1683 sayılı Askerî ve Mülkî Tekaüt Kanunu'nun kabulüyle devam etmiş; ardından 1949 tarihli 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu kabul edilerek 1 Ocak 1950 tarihinden günümüze kadar emeklilik işlemleri bu temelde yürütülmüştür.

Bilim İnsanlarında Emeklilik Yaş Sınırı ve Üniversitelerin Bilim ve Eğitim Niteliğinin Korunması

Zamanla tıp alanındaki gelişmeler, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması ve gıda üretiminin artmasıyla birlikte gıda kalitesi de yükseldi; bu durum doğrudan yaşam süresinin uzamasına yol açtı. Günümüzde ortalama yaşam süresi gelişmiş ülkelerde 80-90 yaş ve üzerine çıkmışken, Afrika’da 55 yıl, Asya ve diğer gelişmekte olan ülkelerde ise ortalama 70 yaşa kadar uzamıştır. Günümüzde emeklilik, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla devletlerin en ciddi sorunlarının başında gelmektedir. Her ne kadar çalışanların maaşlarından kesilen primler emeklilikte yaşamlarını sürdürmeleri için biriktiriliyor olsa da, maaşların ödenmesi ve diğer sosyal haklar ülkelerin ekonomileri üzerinde ciddi bir yük yaratmaktadır. Başta iş çevreleri ve milyonları istihdam eden devlet gibi büyük yapılar, erken emekliliği genelde tercih etmezler.

2000’li yıllar öncesinde 38-40 yaş civarında, belirli gün prim ödeyerek emekli olmuş milyonlarca insan, çalıştıkları sürenin iki katı kadar süre boyunca emekli maaşı alan ve sağlıklı olmalarına rağmen pasif bir şekilde evlerde ya da kahve köşelerinde oturan bireyler haline getirildiler. Son Erken Emeklilik Yasası, her ne kadar bütün partilerin uzlaşısıyla meclisten geçmiş olsa da, birçok yönden yanlış; başta bireylere zarar veren bir durum olarak ileride de çok tartışılacak siyasi bir karar olarak anılacaktır.

Ülkelerin artan yaşam standartlarına bağlı olarak uzayan yaşam süresi, nitelikli işgücünün korunmasını da gündeme getirmektedir. Bu bağlamda, sanayinin anavatanı Almanya'nın Başbakanı Friedrich Merz, emeklilik yaşının 2090'lı yılların başına kadar kademeli olarak yaklaşık 70'e çıkarılacağını; bunun da uzman komisyonunun görüşleri çerçevesinde, ortalama yaşam süresinin uzamasıyla açıklanacağını belirtiyor.

Artan sanayileşme ve kamunun büyümesiyle zaman içinde emekli sayısının artması, emeklilik sorununu siyasetin en çok konuştuğu konu haline getirmiştir. Zaman içinde siyaset; elinde bilimsel, sağlık, sosyal ve ekonomik veriler olmadan ya da var olanları yeterince dikkate almadan, seçmene şirin görünmek adına emeklilik koşullarını yaş sınırından çıkarıp yalnızca belirli bir prim gün sayısına indirgemiştir. Çoğu ülkede emeklilik, zengin-fakir fark etmeksizin bir şekilde temel yaşam güvencesi sağlamak adına önemsenmektedir. Ancak diğer taraftan ülkeler ve toplumlar, belirli alanlarda ihtiyaç duyulan nitelikli insan gücünü bu sistemden ayrı tutarak değerlendirmektedir. Bu mesleklerin başında bilim insanları, akademisyenler, doktorlar ve uzmanlık gerektiren stratejik konumdaki alanlarda çalışan kişiler gelmektedir.

Sigorta ve yaşam güvencesi bir yana, bir yaşam biçimi olan bilim insanlığında, zorunlu sağlık nedenleri dışında "emekliye ayrılmak" işin doğası gereği mümkün değildir. Gerçek anlamda kendini bilime adamış insanları isteseniz de ruhen emekli edemezsiniz. Bu bağlamda, uzun bir sürece yayılan zorlu eğitim-araştırma süreçlerinden geçerek yetişen bu değerli insanların, yaptıkları işin niteliği gereği sistem dışına itilmesinin (emekli edilmesinin) ülkeye, topluma ve kişiye hiçbir faydası olmayacaktır.

Emeklilik kanunu ilk çıktığında erkeklerde 47, kadınlarda 50 yaş olan ortalama ömür, bugün erkeklerde 78, kadınlarda 80 yaş civarındadır. Mevcut durumda, yakın geçmişte emekli olmuş 67 yaşın üzerindeki çoğu akademisyenin hâlen fiziki ve mental olarak son derece zinde; kazandıkları bilgi birikimi ve yetenekleriyle en verimli çağlarında oldukları açıkça görülmektedir.

Nitelikli İnsanın Amacı Emeklilik mi, Yoksa İnsanlığa Katkı Sağlamak ve Doğayı Anlamak mı?

İnsanın amacı yalnızca birey olarak yaşamak değil; aynı zamanda içinde bulunduğu toplumu ve doğayı anlamak, analiz etmek, öğrendiklerinden edindiği bilgileri kullanarak insan ve doğa yaşamını kolaylaştırmak, topluma ve çevresine hizmet etmek ekseninde yararlı bir birey olmaktır. Bu bağlamda emeklilik bir amaç değil, belli bir yaştan sonra yaşamın devamı için bir güvencedir. Bu güvence, sağlıklı gelişmiş toplumlar için büyük bir sorun teşkil etmiyor. Bizim gibi toplumlarda ise, başta sağlık hizmetleri olmak üzere, olası yaşlılıkta yaşamını sürdürmek için asgari bir gelirin bulunması bakımından bu durum son derece gerekli ve önemlidir. Ancak yaşam piramidinin birçok aşamasını geçmiş, akademik dünyada yer almış insanlar için emeklilik, ülkesine, topluma, hatta tüm insanlığa hizmet etmekten el çekmek anlamına gelir.

Bu bağlamda emeklilik yaşının uzatılması gibi kritik bir değişiklik, hem akademi dünyası hem de ülkemizin bilim-teknoloji ve sosyal ekosistemi için çok önemsenmelidir. Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle bilimsel araştırmaların yoğun olarak yapıldığı üniversitelerde, "Emeritus Profesör" kadrosunda emekli olmuş ancak akademik çalışmalarını sürdürenlerin, bilgi birikimi ve tecrübeleriyle kuruma büyük katkı sağladıkları hepimizin malumudur.

İşi bilgi üretmek olan deneyimli insanların emekli edilmesiyle, 67 yaşından sonra edindikleri bu muazzam bilgi ve deneyim ne olacak; âtıl mı kalacak? Ülkemizde hâlâ öğretim elemanları için 67 olan yaş sınırının korunmuş olması, bu konunun yeterince anlaşılmadığını gösteriyor. Toplumun taşıyıcı kolonu niteliğindeki bilim ve bilgi üreten, nitelikli sanayide iş gören insanların varlığı çoğu ülkede %1, gelişmiş ülkelerde ise %2-4 düzeyindedir. Bu insanlar o toplumun dinamosu, taşıyıcısı ve yönlendiricisidir. Almanya’nın ve Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrası küllerinden yeniden doğması, sahip oldukları yetişmiş insan sermayesi sayesinde sağlandı.

Nitelikli insanına sahip çıkan toplumlar gelişir. Bilgi birikimleri, soyut ve analitik düşünme becerileri gelişmiş insan kaynağı, işin doğası gereği gelişmiş ülkelerde kolay kolay emekli edilmez. Onlardan bir şekilde yararlanma yolları aranır. Onlar en değerli beşerî sermaye olarak ayrı tutulur, kendilerine değer verilir; bilgi, görgü, beceri ve irfanlarından faydalanılır. Bunun farkında olmayan ülkeler, kendi kaynaklarıyla yetiştirdikleri nitelikli iş gücünü koruyamadıkları için beyin göçüne maruz kalırlar. Örneğin Çin, son dönemde binlerce nitelikli bilim ve iş insanını ülkesine geri kazandırarak hızla gelişmiştir.

Emeklilerden de Yararlanmak Gerekir

J. Bergman’ın kaleme aldığı bir İskoç atasözü şöyle der: "Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler." Uzun süredir birikim yapan, aktif olarak çalışan, üreten ve bilim dışında hiçbir çıkar ilişkisi içinde olmayan deneyimli bilim insanlarını emeklilik sonrasında da nazikçe davet ederek birikimlerini toplum için kullanmalarını istemekten daha doğal ne olabilir?

Temel ve mühendislik bilimlerinin ürettiği teknolojinin yanı sıra tarih, felsefe, edebiyat ve sanat alanlarında çalışanların emekli edilmesi adeta bir "bilgi kıyımıdır". Harran Ovası'nı, bölgenin buğday tarihini ve ıslahını en iyi bilen bir bilim insanı hiç emekli edilir mi?

YÖK Emeklilik Yaşının Değiştirilmesi Konusunu Önemsemektedir

Türkiye gibi ülkelerde akademik kadroların çok zor yetişmesi ve beyin göçü nedeniyle potansiyeli yüksek gençlerin çok erken dönemlerde yurt dışında gelecek araması, nitelikli bilim insanlarının ve öğretim üyelerinin emeklilik yaşının yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Bu konuda basına yansıyan YÖK Başkanı Sayın Prof. Dr. Erol Özvar’ın öğretim üyelerinin zorunlu emeklilik yaşının 67’den 72’ye, sözleşmeli olanlar için ise 75’e kadar yükseltilebileceğine dair açıklaması, Türkiye’nin akademik insan kaynağı politikalarında uzun erimli ve doğru bir planlama olarak algılandı. Bu düzenleme, yalnızca kıdemli akademisyenlerin sistem içinde tutulması bakımından değil, bilimsel üretkenliğin sürdürülebilirliği ve kurumsal hafızanın korunması bakımından da hayati öneme sahiptir.

Öğretim elemanlarının 67 olan emeklilik yaş sınırının en azından 72’ye çıkarılması ile:

  • Ar-Ge ve inovasyon süreçleri ivme kazanabilir.

  • Lisansüstü eğitimin kalitesi artabilir.

  • Uluslararası yayın ve patent üretkenliği artabilir.

  • Üniversite-sanayi iş birliğinde mentorluk kapasitesi güçlenebilir.

Dolayısıyla bu konu yalnızca akademik bir mesele değil, Türkiye’nin kalkınma stratejilerinin merkezinde yer alan stratejik bir bilim-teknoloji politikasıdır.

Akademi İçin Tarihi Fırsat Penceresi Yaratmak

Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu doktora ve yüksek lisans tez danışmanlığı, laboratuvar yönetimi, araştırma projeleri ve kurumsal rehberlik alanlarında deneyimi olan kadroların objektif kriterlerle belirlenip ülkenin yüksek menfaatleri doğrultusunda korunması gerekir. Türkiye, yükseköğretim politikalarında önemli bir dönemece girmiş bulunuyor.

Zorunlu emeklilik yaşının yükseltilmesiyle:

  • Kıdemli bilim insanlarının sistemde kalarak bilimsel ve eğitsel sürece katkı sunması sağlanır.

  • Hâlen zinde ve üretken olan insanların, bilgi birikimlerini toplum yararına sunmaya devam etmelerinin önü açılır.

  • Üniversitelerin eğitim kalitesi ve araştırma gücü artar.

  • Uluslararası rekabetçilikte, dünyaca tanınan kıdemli kadrolar aracılığıyla pozitif bir ivme yakalanır.

Bu açıdan söz konusu yaş düzenlemesi, basit bir mevzuat değişikliği değil; Türkiye’nin akademik ve bilimsel geleceğini şekillendirecek köklü bir reformdur.

Dünya Ülkelerinde Üniversite Öğretim Üyelerinin Emeklilik Yaş Sınırı Nedir?

Üniversitelerdeki öğretim üyelerinin emeklilik yaş sınırları, genel kamu çalışanlarının sınırlarından önemli ölçüde farklılık gösterebilmektedir. Birçok ülkede akademik birikimin korunması amacıyla bu yaş sınırı esnek tutulur ya da daha yüksek belirlenir. Bazı ülkelerde, başta Rusya olmak üzere, bilim insanları için zorunlu bir emeklilik yaş sınırı bulunmamaktadır.

Çoğu ülkede ise emeklilik yaşına gelinmesine rağmen, sağlığı elveren bilim insanları yasal olarak emekli olsalar bile "Emeritus Profesörlük" unvanıyla üniversiteleriyle bağlarını koparmadan akademik faaliyetlerine devam edebilmektedir. Bu statüdeki akademisyenler; uluslararası projelerin yönetimi, fon yönetimi, lisansüstü danışmanlıklar ve özel seçmeli dersler gibi alanlarda kuruma katkı sunmayı sürdürürler.

İngiltere'de akademisyenler için yasal olarak belirlenmiş zorunlu bir emeklilik yaşı bulunmamaktadır. Ancak Oxford ve Cambridge gibi köklü üniversitelerde, genç akademisyenlere kadro açabilmek amacıyla kurum içi 69 yaş sınırı uygulanabilmektedir.

Dünya genelinde ve Türkiye'de, öğretim üyelerinin zorunlu emeklilik yaş haddi olan 67 yaşın ardından, üniversitelerin ihtiyaçlarına bağlı olarak 72 yaşına kadar sözleşmeli statüde çalışmaya devam edebildikleri görülmektedir. Vakıf üniversitelerinde ise bu süreç, tamamen tarafların sözleşme şartlarına bağlı olarak esnek bir şekilde yürütülmektedir.

Emeklilik Yaşının Uzatılması Herkese mi, Yoksa Belirli Niteliklere ve İhtiyaç Duyulan Alanlara Göre mi Olmalıdır?

Kamuoyunda akademik kadroların üretkenliği konusunda, üniversite içinde ve dışında bir hayli tartışma bulunmaktadır. Maalesef ülkemizin yükseköğretim sisteminde kendi çalışma disiplinini denetleyecek etkin bir izleme mekanizması olmadığı için; tek amacı profesör unvanı almak olan ve bu hedefe ulaştıktan sonra adeta "ununu eleyip eleğini asan", güvenceli kadrolardaki pek çok akademisyenin yarardan çok zarar getirdiği ve kötü birer örnek oluşturduğu sıkça tartışılmaktadır.

Bugün üniversiteye araştırma görevlisi olarak giren bir akademisyenin öncelikli amacının yalnızca yayın yaparak bir an önce profesörlük kadrosunu almak olduğu, yaşanan canlı örnekler ve akademik verilerin zaman içindeki değişimiyle açıkça görülmektedir. Diğer bir ifadeyle, salt akademik kadro basamaklarını tırmanmak için yayın yapmak bir "yayın fetişizmidir" ve bu anlayıştan bilime bir yarar gelmediği gibi, süreç sisteme ciddi zararlar vermiştir. Ne yazık ki YÖK ile birlikte geleneksel akademik kültür ve değerlerin yerini; daha çok ABD tarzı şirketleşme, özel hizmet, ek ders ve ölçülebilir nitelikte olmayan performans değerlendirmeleri gibi maddi odaklı uygulamaların alması akademik yaşama büyük darbe vurmuştur.

Ancak akademisyenliğin temelde bir iş kapısı olmaktan öte, bir yaşam biçimi ve bilime adanmışlık olduğu; buna bağlı olarak da asıl amacın bilim üreterek bilgiyi topluma yaymak olduğu genel bir kabuldür. Ne yazık ki dünyada ve özellikle gelişmekte olan ülkemizde, bugün birçok akademik atamada yaşanan nepotizm, kayırmacılık ve liyakatsizlikler; birimlerde huzursuzluklara, kavgalara ve mahkemelere yansıyan çok sayıda nahoş olayın yaşanmasına yol açmıştır. Bu bağlamda; ciddi bir birikimi olan, üniversite kültürünü özümsemiş, çalışkanlığıyla örnek teşkil eden ve kişisel çıkarlardan uzak durarak toplum ile doğanın yararına çalışan insanların varlığı her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.

Aslında akademisyenlik, doğası gereği mesai kavramı barındırmayan ve kendi iç disiplinini kendisi yaratan bir meslektir. Ancak yetersiz altyapı ve sosyoekonomik koşullar, günümüzde birçok bilim insanının isteksiz ve moralsiz çalışmasına neden olmaktadır. Oysa arzu edilen; mesai sınırlarına sıkışmayan, aklı ve fikri sürekli bilimde ve araştırmada olan bu değerlerimize emeklilik yollarını göstermek değil, onlara daha fazla hizmet etme imkânı sunabilmektir.

Nitelikli Bilim İnsanları Emeklilik ve Sonrasındaki Süreçte Sistemde Nasıl Tutulur?

Bu doğrultuda kamuoyundan aldığım geri bildirimler, sürecin mutlak bir "seçicilik" esasıyla yürütülmesinden yanadır. Yapılacak düzenleme ile üniversitelerin insan kaynağı planlaması daha esnek, sürdürülebilir ve güncel hale getirilerek; gerekirse akademisyenlerin son beş ya da on yıllık performanslarına göre, ABD ve Avrupa'daki örneklere benzer özel kadrolar ihdas edilebilir, hatta yeniden "ordinaryüs profesörlük" gibi unvanlar canlandırılabilir.

Uygulaması her ne kadar zor olsa da dünyada yaygın olan "Emeritus Profesörlük" sisteminde olduğu gibi; yönetim işlerine dahil edilmeyen ancak akademik ve bilimsel çalışmalarını sürdürmesine izin verilen bir yapı kurulabilir. Bu yapı; evrensel ölçekte ölçülebilir, yoruma açık olmayan somut çıktılar (son 3-5 yıldaki SCI indeksli yayınlar, H-indeksi, alınan atıflar, yürütülen projeler, uluslararası ilişkiler, danışmanlıklar, sosyal bilimler alanındaki kitap yayınları, editörlükler, sanat alanındaki sergi ve nitelikli eser sunumları gibi kriterler) üzerinden şekillendirilebilir. Bu boyutuyla düzenleme, yalnızca yaş sınırının teknik olarak değiştirilmesinden ibaret kalmamalı; ülkenin nitelikli insan kaynağını yine ülkenin yüksek menfaatleri doğrultusunda kullanmayı hedeflemelidir.

Dünya genelinde bir profesörün emeklilikten sonra da çalışmaya devam etmesi kişisel bir "hak" olarak görülmez; bu durum tamamen kurumsal ihtiyaçlara ve akademisyenin güncel araştırma, üretim ve eğitim yetkinlik kapasitesine bağlıdır. Bu kapasite ise objektif komisyonlarca, her yıl akademik seçicilik kriterlerine göre titizlikle değerlendirilir.

Konu bir bütün olarak ele alındığında; erken emeklilik peşinde koşmayan, aksine bilgi birikimini ve deneyimlerini gönüllü olarak ülkesinin hizmetine sunmak isteyen donanımlı insan gücünden nasıl yararlanılacağı sorusu kritik bir eşiktir. Bu bağlamda; hiçbir dış yönlendirmeye ihtiyaç duymayan, yüksek iç disipline sahip, özveriyle çalışıp üretime katkıda bulunacak bu saygın kişilerin önüne engeller koymak yerine, tam tersine onları onurlandırmalı ve hizmetleri için kendilerine müteşekkir olmalıyız.

Bilimsel alanda yaşanan kan kaybının durdurulması ve sistemin yeniden restore edilmesi için, Türkiye'nin bilimsel kapasitesini doğrudan ilgilendiren bu stratejik yükseköğretim politikasının, siyasetten bağımsız ve partiler üstü bir yaklaşımla ele alınması kaçınılmazdır. Ortalama ömrün 80 yıla ulaştığı günümüzde, üretken akademisyenler için 67 yaş sınırı oldukça erkendir. Objektif ve ölçülebilir veriler üzerinden tasarlanacak yeni bir düzenleme, yetişmiş insan gücümüzden maksimum düzeyde yararlanmamızı sağlayacak ve ülkemize büyük katkılar sunacaktır.

Prof.Dr. İbrahim Ortaş

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seckinhabertv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
dini chat giftcardmall/mygift bets10.buzz taraftarium24 taraftarium24 islami chat islami sohbetler