Bazı günler vardır; takvimde yalnızca bir tarih değildir.
İnsanlığa bir şeyi yeniden hatırlatır.
8 Mart böyle bir gündür.
Bir çiçek günü değil.
Bir nezaket günü hiç değil.
Daha çok bir aynadır.
Bir toplum o aynaya bakar ve kendine şu soruyu sorar:
Kadınlarımız nasıl yaşıyor?
Bir kadının sabah evden çıkarken hissettiği güven,
bir kız çocuğunun hayal kurarken hissettiği cesaret,
bir annenin emeğinin gördüğü değer…
Bunlar bir ülkenin gerçek fotoğrafıdır.
Çünkü kadın yalnızca hayatın içinde değildir.
Hayatın kurucusudur.
Bir çocuğun ilk öğretmeni odur.
Bir toplumun ilk vicdanı da.
Dünyanın birçok yerinde kadınlar uzun yıllar hakları için mücadele etti. Fabrikalarda, meydanlarda, sendikalarda, sokaklarda… Daha iyi çalışma koşulları, eşit haklar ve insan onuruna yakışır bir yaşam için.
8 Mart’ın hikâyesi işte bu emeğin ve mücadelenin hatırasıdır.
Türkiye’de ise kadınların toplumsal hayattaki yeri, Cumhuriyet’le birlikte büyük bir dönüşüm yaşadı.
Mustafa Kemal Atatürk, bir toplumun yükselmesinin kadınların özgürlüğünden geçtiğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan reformlar yalnızca devlet düzenini değiştirmedi; toplumsal hayatın yönünü de değiştirdi.
Eğitimde eşitlik sağlandı.
Kadınlar kamusal hayatta yer almaya başladı.
Seçme ve seçilme hakkı birçok Avrupa ülkesinden önce tanındı.
Bu, yalnızca bir hak meselesi değildi.
Bir medeniyet tercihiydi.
Atatürk’ün “Dünyada her şey kadının eseridir” sözü, yalnızca bir nezaket ifadesi değil; bir gerçeğin ifadesiydi.
Kadınların özgürlüğünün en önemli dayanaklarından biri de laikliktir.
Çünkü laiklik yalnızca devlet yönetimiyle ilgili bir kavram değildir. Aynı zamanda bireyin özgürlüğünün güvencesidir.
Kadının eğitimde, çalışma hayatında, sosyal yaşamda ve kamusal alanda eşit bir birey olarak var olabilmesi; hukukun ve devletin herkes karşısında eşit durmasıyla mümkündür.
Bir toplumda kadın ne kadar özgürse, toplum da o kadar özgürdür.
Bir toplumda kadın ne kadar güvendeyse, gelecek de o kadar sağlamdır.
Bugün 8 Mart’ı anmak, yalnızca geçmişte kazanılan hakları hatırlamak değildir. Aynı zamanda bir sorumluluğu hatırlamaktır.
Kadınların hayatın her alanında eşit, saygın ve güvenli bir şekilde yer alabilmesi için verilen mücadele, yalnız kadınların değil; toplumun tamamının mücadelesidir.
Çünkü kadın meselesi, aslında bir insanlık meselesidir.
Bir toplumun büyüklüğü, kadınlarına verdiği değerle ölçülür.
Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Kadınların sesi yükseldikçe, toplumlar da yükselir.
Kadınların özgür olduğu bir yerde yalnız kadınlar değil,
insanlık kazanır.
Cengiz ÇETİK