Ramazan geldiğinde toplumda görünmez bir terazinin ibresi hep aynı yöne kayıyor.
Bir tarafta “saygı” deniyor, diğer tarafta “susmak” bekleniyor.
Bir tarafta ibadet var, diğer tarafta görünmez olmaya zorlanan bir hayat.
Ama sormak gerekiyor:
Saygı neden hep tek yönden bekleniyor?
Oruç, en yalın haliyle, insanın kendisiyle verdiği bir mücadeledir.Açlıkla değil; iradeyle, sabırla, tahammülle sınanır insan.Eğer bu mücadele, başkasının tabağını kontrol ederek kazanılacaksa, orada artık nefsin terbiyesi değil, nefsin devri vardır.
Nefsine hâkim olmak, başkasının nefsini engelleyerek olmaz.
Bu, ahlaki bir hak değil; ahlaki bir çelişkidir.
Bu ülkede herkes aynı inanca sahip değil.
Kimi dindar, kimi inançsız.
Kimi Alevi ve Muharrem’de oruç tutuyor, kimi başka bir inançta başka günlerde.
Ama dikkat edin: O oruçların hiçbiri kamusal alanda başkalarına yasaklar koyarak yaşanmıyor. Kimse “yanımda su içmeyin” demiyor. Kimse hayatı askıya almıyor.
O zaman soru daha da berraklaşıyor:
Saygı, neden yalnızca bir inanç pratiği için toplumsal bir zorunluluk gibi sunuluyor?
Saygı; başkasının varlığını rahatsızlık olarak görmek değildir.
Saygı; “ben hassasım, sen görünme” demek değildir.
Saygı; korkuyla, baskıyla, suskunlukla kurulmaz.
Elbette nezaket vardır. Kimse bilerek, göstererek, meydan okur gibi davranmak zorunda değil. Ama nezaket bir ricadır; dayatma değil. Birinin ibadeti, başkasının özgürlüğünü daraltmaya başladığı anda, mesele ibadet olmaktan çıkar; baskıya dönüşür.
Asıl ironiyi burada görmek gerekir:
Oruç; sabrı, tahammülü, anlayışı öğretmesi gereken bir ibadetken; pratikte sabrı tutmayanlardan bekleyen, tahammülsüzlüğü normalleştiren bir dile dönüşebiliyor. Bu, orucun ruhuyla değil; sadece biçimiyle ilgilenen bir yaklaşımın sonucudur.
Kamusal alan kimseye ait değildir. Ne oruç tutanın, ne tutmayanın. Kamusal alan, birlikte yaşamanın alanıdır. Birlikte yaşamak ise ancak karşılıklı sınırlar ve eşit saygıyla mümkündür.
Gerçek saygı şudur:
Ben sana karışmam, sen de beni susturmaya çalışmazsın.
Ben senin inancını yok saymam, sen de benim hayatımı askıya almazsın.
Belki de artık şunu açıkça söylemenin zamanı gelmiştir:
İnançlar eşitse, saygı da eşit olmalıdır.
Aksi halde adına saygı denilen şey, yalnızca bir tarafın konforunu koruyan bir ayrıcalıktan ibaret kalır.
Oruç sadece aç kalmak değildir.
Saygı da sadece susmak değildir.
İkisi de insanın önce kendisiyle kurduğu ilişkinin aynasıdır.
Ve aynaya bakmadan, kimse başkasına ahlak dersi veremez.
Cengiz ÇETİK-Yazar/Şair/Eğitimci