45–65 yaş arası bizim kuşak... Bize küçük şeylerle mutlu olmayı öğrettiler. Aslında bakarsanız, etrafta büyük şeyler yoktu ki mutlu olalım; biz de mecburen küçüklerle razı olduk.
Her gördüğümüzü istemezdik, çünkü zaten “istemek” gibi bir lüksümüz yoktu. İstesek de sonuç belliydi: “Bakmak bedava, almak hayal!”
Ama bakın ilginçtir; biz öyle bugünlerdeki gibi bunalımlara girip çıkmazdık. "Trip atmak" mı? Biz trip atmayı bilmezdik ama anamızdan o meşhur terliği yemeyi çok iyi bilirdik!
Bir Kıyafetin Serüveni
Bir giydiğini bir daha giymemek ne kelime? Bizde o kıyafet öyle bir sirkülasyona girerdi ki; önce abi giyer, sonra beden küçüldükçe kardeş, en son kuzen... En nihayetinde mahallede görenler, “Yahu bu tişört bir tanıdık geliyor ama nereden?” diye düşünmeye başlardı.
Önüne konan yemeği beğenmemek mi? Yemezsen aç kalacağın kesin, bir de üstüne “naz yapıyor” diye bonus fırça garantili! “Ye yavrum” diye peşimizden koşan da olmazdı; aksine “Yemezsen sofrayı kaldırırım” tehdidiyle iştahımız anında açılırdı. Yer sofrasına oturduğumuzda, bugünün MasterChef şeflerine taş çıkaracak bir hayal gücüyle, bulgur pilavındaki patatesi et niyetine yerdik.
Kendi Modamızı Kendimiz Yarattık
Her anne yarı zamanlı terzimiz, her baba ise tam zamanlı moral ustasıydı. "Eskisi sana daha çok yakışıyor" derlerdi; meğer babalarımız o günlerin en büyük psikolojik destek uzmanlarıymış da haberimiz yokmuş.
Moda bizden sorulurdu: İpten kemer, çoraptan eldiven, gazeteden şapka... Hele sakızla saça yapıştırılmış o nazarlıklar yok mu? Paris podyumları görse vallahi ağlardı!
"Organik Yaşam" Değil, Mahalle Maçı!
Sosyal aktivitelerimiz de şahaneydi. Her bahar geldiğinde "doğa yürüyüşü" adı altında tarlalara dalar; yemlik, cıllı, mantar toplardık. Şimdi adına “organik yaşam” diyorlar, biz o zaman spor olsun diye, oyun olsun diye gidiyorduk.
Eve dönüşümüz ise ayrı bir hikâyeydi: Toz, toprak, çamur... Annem iyi günündeyse hafif azar, kötü günündeyse “terlikle hızlı temizlik hizmeti” bizi beklerdi. Temizlikten 15 dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi oyuna devam ederdik. Travma yok, küslük yok; sadece hızlandırılmış hayat eğitimi vardı.
Ekmeğin Kıymeti, İnsanın Değeri
Biz şunu iyi bilirdik: Ağlayanı susturmayı, büyüğe saygıyı, kardeşle paylaşmayı... Bulgur pilavındaki o tek parça patatesi kendisi yemeyip kardeşine itecek kadar garip ama güzel çocuklardık biz.
Belki de bu yüzden bugün hâlâ yerde bir ekmek kırıntısı görsek, alır öpüp başımıza koyarız. Çünkü biz; ekmeğin kıymetini, sevginin değerini ve "insan" olmanın ne demek olduğunu o yokluk günlerinde, o mahalle aralarında öğrendik.
Şimdi gençler belki anlamaz ama bizim yaş grubu bunları okuyunca eminim ki "Vay be, neler çekmişiz ama ne güzel yaşamışız!" diyecektir.
Sevgiyle ve saygıyla kalın...
Kemal YAZAR