İnsanlığın değerini kıyafetiyle ölçen toplum, ahlakını aynada unutmuştur!
Mahmut Çiçekdağı
Bir toplum düşünün ki insanın ne söylediğine değil, nasıl giyindiğine; nasıl bir hayat yaşadığına değil, hangi marka elbiseyi taşıdığına; karakterinin ne olduğuna değil, cebinde kaç para bulunduğuna bakarak hüküm veriyor. Bir toplum düşünün ki üstü başı eski olanın aklını, ahlakını ve vicdanını sorgularken, takım elbisesi ütülü, ayakkabısı parlak, cüzdanı kabarık olanın bütün kusurlarını görmezden geliyor. İşte böyle bir toplumun en büyük sorunu yoksulluğu değil, değer ölçülerini kaybetmiş olmasıdır.
“Ye kürküm ye!”
Bu söz, yalnızca bir kıyafetin insan üzerindeki etkisini anlatan sıradan bir ifade değildir. Bu söz, insanın insanı değerlendirme biçimine tutulmuş acı bir aynadır. O aynaya dikkatle baktığımızda karşımıza çıkan manzara, ne yazık ki pek değişmemiştir. Yüzyıllar geçiyor, teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, binalar yükseliyor; fakat insanın görünüşe aldanma hastalığı bir türlü iyileşmiyor.
Bugün de toplumun önemli bir kesiminde aynı anlayış hüküm sürüyor: Güzel giyin, pahalı bir arabaya bin, lüks mekânlarda görün, çevrene zenginliğini göster; sonra da insanların gözünde değerli biri olduğuna inan!
Peki, soralım: Bir insanın üzerindeki elbise onun vicdanını mı gösterir? Ayakkabısının fiyatı merhametinin ölçüsü müdür? Kravatının markası ahlakının belgesi, arabasının modeli karakterinin teminatı mıdır?
Elbette hayır!
Ancak görünüşe aldanan zihinler, çoğu zaman bu soruların cevabını düşünmek istemez. Çünkü düşünmek emek ister, araştırmak sabır ister, insanı tanımak zaman ister. Oysa kıyafete bakıp hüküm vermek kolaydır. Bir insanı birkaç saniyede sınıflandırmak, onun hayatını anlamaktan çok daha zahmetsizdir.
İşte tam da bu kolaycılık yüzünden nice değerli insan hor görülürken nice değersiz davranış, pahalı kıyafetlerin ve gösterişli hayatların arkasına saklanabiliyor.
Kıyafeti görüyor, karakteri görmüyoruz!
Sokakta eski bir paltoyla yürüyen birini gördüğümüzde hemen hüküm vermeye ne kadar hazırız! Saçları dağınık, ayakkabıları eski, elbiseleri yıpranmış bir insan gördüğümüzde onun hakkında kafamızda türlü düşünceler beliriyor. Bazen küçümsüyor, bazen uzak duruyor, bazen de daha ağzından tek kelime çıkmadan onu değersiz ilan ediyoruz.
Peki, o insanın hayat hikâyesini biliyor muyuz?
Belki yıllarca başkalarının iyiliği için çalışmış, kendi ihtiyaçlarından vazgeçmiş, ailesini ayakta tutabilmek için ömrünü tüketmiştir. Belki elinde avucunda ne varsa bir yetimin eğitimine harcamıştır. Belki geceleri aç yatmış ama kimseye el açmamıştır. Belki de dış görünüşüne harcayacağı parayı bir hastanın ilacına, bir öğrencinin kitabına, bir ihtiyaç sahibinin sofrasına ayırmıştır.
Bunları bilmeden, yalnızca üzerindeki elbiseye bakarak o insanı yargılamak hangi vicdana sığar?
Öte yandan, üzerindeki takım elbisesiyle güven veren, konuşmasıyla insanları etkileyen, makamıyla çevresinde saygı uyandıran birini gördüğümüzde hemen ona itibar gösterebiliyoruz. Söylediği her sözü doğru, yaptığı her işi makul, taşıdığı her unvanı hak edilmiş kabul edebiliyoruz.
Oysa insanın dış görünüşüyle iç dünyası arasında her zaman bir uyum bulunmaz.
Bir insanın elbisesi temiz olabilir ama niyeti kirli olabilir. Dili güzel konuşabilir ama kalbi kötülükle dolu olabilir. Cebinde milyonlar bulunabilir ama vicdanı beş kuruş etmeyebilir. Makamı yüksek olabilir ama insanlığı yerlerde sürünebilir.
Üzerindeki elbise insanı örtmeye yarar; fakat karakterindeki kusurları örtmesi, o insanın gerçekten değerli olduğu anlamına gelmez.
Ne yazık ki toplum, çoğu zaman elbisenin üzerindeki etiketi görüyor da insanın alnındaki alın terini görmüyor. Servetin büyüklüğünü hesaplıyor da vicdanın küçüklüğünü hesaba katmıyor.
Sonra da adına saygı diyor, itibar diyor, kalite diyor!
Hayır efendiler, her parlayana altın denmez. Her güzel giyinene efendi, her zengine itibarlı, her makam sahibine ahlaklı denmez. İnsanı insan yapan, taşıdığı kıyafet değil; taşıdığı karakterdir.
Bir anne, bir çocuk ve iki farklı insan!
Bir gün bir anne, küçük çocuğunun elinden tutmuş yürüyormuş. Yolun kenarında üstü başı eski, kıyafetleri kirli, görünüşü bakımsız bir adam görmüş. Kadın, adamı görür görmez oğluna dönmüş:
“Evladım, sakın bu adam gibi olma!” demiş.
Çocuk annesinin gösterdiği adama bakmış. Fakat annesinin aksine, yalnızca elbiselerini görmemiş. Adamın davranışlarına, insanlara yaklaşımına ve yürüdüğü yola dikkat etmiş.
Biraz ilerlediklerinde karşılarına şık giyimli, bakımlı, kendinden emin görünen başka bir adam çıkmış. Üzerindeki elbise pahalı, ayakkabıları parlak, görünüşü son derece düzgünmüş. Anne bu kez oğluna onu göstermiş:
“İşte oğlum, sen de bu adam gibi ol. Kendine bak, güzel giyin, insanlar arasında saygın bir yerin olsun.”
Çocuk annesinin yüzüne bakmış ve hiç beklenmedik bir cevap vermiş:
“Anne, ben ilk gördüğümüz adam gibi olmak istiyorum.”
Anne şaşırmış.
“Nasıl olur oğlum? Az önce onun gibi olmamanı söyledim. Neden onun gibi olmak istiyorsun?”
Çocuk sakin bir sesle cevap vermiş:
“Anne, sen onun elbiselerine baktın, ben yaptıklarına baktım. O adamın kıyafetleri eski olabilir ama gönlü temiz, yolu doğru, davranışları güzel. İnsanlara iyilik ediyor, kimseye zulmetmiyor, elinden geldiğince başkalarına yardım ediyor. O, takva ve ahlak yolunda yürümeye çalışıyor.
“Diğer adamın ise elbiseleri güzel ama yaptıkları güzel değil. İnsanları eziyor, güçsüzleri küçümsüyor, hakkını arayanları susturuyor. Dışarıdan saygın görünüyor ama yürüdüğü yol kötülükle dolu. Ben onun kıyafetini değil, karakterini görüyorum.
“Anne, ben elbisem eski olsun ama vicdanım temiz olsun istiyorum. İnsanlar beni zenginliğimle değil, iyiliğimle tanısın istiyorum. Bir gün güzel giyinmekten önce güzel insan olmayı öğrenmek istiyorum.”
Annenin söyleyecek sözü kalmamış.
Çünkü çocuk, annesinin kendisine öğretmek istediği görünüş dersinden çok daha büyük bir hayat dersi vermiş.
İşte asıl mesele budur: İnsanların dış görünüşüne bakarak değil, yaşadığı hayata ve ortaya koyduğu ahlaka bakarak değerlendirilmesi gerekir.
Bu hikâye, hepimize sorulması gereken bir soruyu hatırlatıyor: Çocuklarımıza nasıl görünmeleri gerektiğini mi öğretiyoruz, yoksa nasıl bir insan olmaları gerektiğini mi?
Onlara pahalı ayakkabılar almayı öğretiyoruz da başkasının ayağındaki eski ayakkabıyı küçümsememeyi öğretiyor muyuz? Güzel elbiseler giymelerini istiyoruz da güzel davranışlar sergilemelerini aynı kararlılıkla istiyor muyuz? İyi bir meslek sahibi olmalarını önemsiyoruz da iyi bir karakter sahibi olmalarını da önemsiyor muyuz?
Eğer bir çocuk, anne ve babasından insanları servetlerine göre ayırmayı öğreniyorsa, o çocuğa yalnızca kıyafet değil, yanlış bir değer ölçüsü de giydiriliyor demektir.
Şık elbiselerin arkasına saklanan zalimler!
Bugün toplumda öyle bir anlayış oluşmuş durumda ki bazı insanlar, güzel giyinmeyi iyi insan olmakla karıştırıyor. Pahalı bir takım elbise giyen kişinin sözüne daha fazla değer veriliyor; eski bir ceketle gelen kişinin anlattıkları ise daha baştan önemsiz sayılıyor.
Birinin cebindeki para, zihnindeki düşüncenin önüne geçiyor. Makamı, ahlakının önüne yerleşiyor. Çevresindeki insanların sayısı, karakterinin ölçüsü kabul ediliyor.
Oysa tarih boyunca insanlığa zarar veren nice kişi, dışarıdan bakıldığında son derece itibarlı görünüyordu. Zulüm yapanların da makamları, servetleri, gösterişli kıyafetleri olabiliyordu. İnsanların hakkını yiyenlerin de sofraları zengin, sözleri süslü olabiliyordu.
Bir insanın zalim olması için yırtık elbise giymesi gerekmez. Bir insanın merhametli olması için de pahalı kıyafetlerden vazgeçmesi şart değildir. Mesele, insanın ne giydiği değil, elindeki imkânı nasıl kullandığı ve gücünü kime karşı nasıl kullandığıdır.
Gücünü zayıfı ezmek için kullanan, makamını insanları susturmak için kullanan, parasını başkalarının onurunu satın almak için kullanan kişi; üzerindeki elbise ne kadar pahalı olursa olsun ahlaki bir üstünlüğe sahip değildir.
Böyle bir insanın önünde sırf zengin diye eğilmek, yalnızca bir kişiye gösterilen yanlış saygı değildir. Aynı zamanda emeğe, dürüstlüğe, adalete ve insan onuruna karşı yapılan bir haksızlıktır.
Daha da acısı, bu anlayışın zamanla normalleşmesidir.
İnsanlar birinin zalimliğini bildikleri hâlde onunla yan yana görünmek için yarışıyor. Haksızlık yaptığını gördükleri kişilere, sırf güçlü oldukları için iltifat ediyor. Bir başkasının hakkını yediğini bildikleri hâlde, o kişinin sofrasında yer bulabilmek için sessiz kalıyor.
Sonra da toplumun ahlakından söz ediyoruz!
Kusura bakmayın ama zalimin karşısında susup mazlumun kıyafetiyle uğraşan bir anlayışın ahlak dersi vermeye hakkı yoktur.
Bir insanın ayakkabısındaki çamuru görüp vicdanındaki kiri görmüyorsanız, sizin bakışınızda ciddi bir sorun vardır. Bir insanın eski elbisesini küçümseyip başkasının haksız kazancına hayranlık duyuyorsanız, kaybettiğiniz şey yalnızca doğru değerlendirme yeteneğiniz değildir; adalet duygunuzdur.
Ahlak, vitrine konulan bir eşya değildir!
Ahlak, insanın kalabalıkların önünde nasıl göründüğüyle ölçülmez. Asıl ölçü, kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığıdır.
Bir insan herkesin içinde yardımsever görünebilir. Fotoğraf çektirirken ihtiyaç sahiplerinin elini tutabilir, yaptığı iyilikleri anlatabilir, çevresine ne kadar duyarlı olduğunu gösterebilir. Fakat kimsenin görmediği yerde çalışanının hakkını vermezse, güçsüzün hakkını gasp ederse, kendisine emanet edilen sorumluluğa ihanet ederse o gösterişli görüntünün ne kıymeti kalır?
İyilik, reklam malzemesi değildir. Dürüstlük, insanın kendisine taktığı bir unvan değildir. Merhamet, yalnızca güzel sözlerle anlatılan bir duygu değildir.
Bunların hepsi davranışla ispatlanır.
Ahlaklı insan, çıkarı olduğu için değil, doğru olduğuna inandığı için dürüst davranır. Merhametli insan, karşısındaki kişinin zengin veya fakir oluşuna göre merhametini değiştirmez. Adaletli insan, güçlüye başka, güçsüze başka ölçü uygulamaz.
İşte insanın gerçek kalitesi burada ortaya çıkar.
Ne yazık ki ahlakı bir kenara bırakıp görüntüyü baş tacı eden toplumlarda, iyilik bile gösterişe dönüşebilir. İnsanlar ne kadar iyi olduklarından çok, ne kadar iyi göründükleriyle ilgilenir. Ne kadar dürüst olduklarını değil, başkalarının gözünde ne kadar güvenilir durduklarını önemser.
Böylece içi boş bir saygınlık kültürü oluşur.
İnsanlar gerçeği değil, imajı satın alır. Karakteri değil, vitrini alkışlar. Doğruyu söyleyeni değil, hoşlarına giden sözleri söyleyeni baş tacı eder.
Sonra bir gün o parlak vitrin kırılır ve geriye koca bir hiçlik kalır.
Çünkü görüntü, gerçeğin yerine geçemez. Kıyafet, vicdanın yerini tutamaz. Para, insanlık satın alamaz.
Takva, elbisenin fiyatıyla ölçülmez!
İnançlı bir toplumda yaşıyoruz. Dilimizde sık sık ahlaktan, vicdandan, merhametten, kul hakkından ve takvadan söz ediyoruz. Peki, bu kavramları hayatımızda ne kadar uyguluyoruz?
Takva, insanın yalnızca dış görünüşüyle değerlendirilmesi değildir. Bir insanın kıyafetinden hareketle onun Allah katındaki değerine kesin hüküm vermek de doğru değildir. Takvanın özü; Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşımak, haramdan sakınmak, kul hakkını gözetmek, adaletten ayrılmamak ve güzel ahlakı hayatına yansıtmaktır.
Kur'an-ı Kerim'de Hucurât suresinin 13. ayetinde, Allah katında üstünlüğün takva ile ilgili olduğu bildirilir. Bu ölçü, insanların soyuna, servetine, makamına veya dış görünüşüne dayanarak üstünlük iddiasında bulunmalarına karşı güçlü bir uyarıdır.
Öyleyse neden insanları hâlâ elbiselerine göre sınıflandırıyoruz?
Neden cebinde para olanın sözünü daha kıymetli, cebinde para olmayanın düşüncesini daha değersiz görüyoruz? Neden makam sahiplerinin yanlışlarını örtmeye hazırken sıradan insanların kusurlarını büyütüyoruz?
İslam ahlakı, insanın malına mülküne bakarak ona üstünlük payesi vermeyi değil; adaleti, dürüstlüğü, merhameti ve sorumluluğu esas almayı öğretir.
Bir insanın görünüşü üzerinden onun ahlakına kesin hüküm vermek nasıl yanlışsa, gösterişli kıyafetlerinden hareketle onun iyi bir insan olduğuna karar vermek de aynı derecede yanlıştır.
Çünkü biz insanların iç dünyasını bütünüyle bilemeyiz. Yapmamız gereken, gördüğümüz davranışları adaletle değerlendirmek; insanları dış görünüşleri üzerinden aşağılamamaktır.
Kılık kıyafet elbette kişisel bakımın, kültürün ve tercihin bir parçasıdır. Temiz olmak, özenli giyinmek, kendine dikkat etmek yanlış değildir. Yanlış olan, bunları insan değerinin ölçüsü hâline getirmektir.
Bir insanın kıyafetini eleştirmek kolaydır. Peki, kendi vicdanımızı aynı titizlikle gözden geçirebiliyor muyuz?
Başkasının üstünü başını sorguladığımız kadar kendi davranışlarımızı sorguluyor muyuz? Başkasının görünüşüne ayırdığımız dikkatin yarısını kendi ahlakımıza ayırıyor muyuz?
Asıl yüzleşmemiz gereken sorular bunlardır.
Fakirin elbisesini küçümseyen, zenginin yanlışını neden görmez?
Toplumun en büyük çelişkilerinden biri de budur.
Maddi imkânı sınırlı olan bir insanın küçük bir hatası hemen büyütülür. Onun konuşması, yürüyüşü, kıyafeti, yaşam tarzı didik didik edilir. Fakat aynı hatayı güçlü ve zengin biri yaptığında bahaneler sıralanmaya başlanır.
“Onun da kendine göre sebepleri vardır.”
“Öyle demek istememiştir.”
“Bunca iş yapıyor, bir hatası da olsun.”
Peki, fakirin hatası neden affedilmez? Güçsüzün kusuru neden büyütülürken güçlünün kusuru neden küçültülür?
Adalet, kişiye göre değişiyorsa orada adaletten söz edilemez. Ahlak, insanın servetine göre uygulanıyorsa orada ahlaktan değil, çıkardan söz edilir.
Bir toplumda zenginlerin yanlışları görmezden geliniyor, yoksulların doğruları küçümseniyorsa o toplumun değer terazisi bozulmuştur.
Üstelik bu çarpık anlayış yalnızca yetişkinlerin dünyasında kalmıyor. Çocuklar da bunları görüyor, öğreniyor ve zamanla normal kabul ediyor. Büyüklerin kimlere saygı gösterdiğine, kimlerin yanında sustuğuna, kimleri küçümsediğine bakarak kendi insanlık ölçülerini oluşturuyor.
Böylece yeni nesillere şu yanlış mesaj veriliyor: İyi insan olmaktan önce güçlü görün; dürüst olmaktan önce zengin ol; doğruyu yapmaktan önce doğru yerde görün!
Sonra da gençlerin neden çıkarcı olduğunu, neden insanları menfaatlerine göre seçtiğini, neden makam karşısında eğildiğini sorguluyoruz.
Oysa çocuklarımıza yalnızca sözlerimizle değil, davranışlarımızla da eğitim veriyoruz. Eğer biz insanları elbiselerine göre değerlendiriyorsak onlardan farklı bir yaklaşım beklememiz ne kadar gerçekçi olabilir?
İnsanları tanımadan karalamayın!
Bir insanın düşüncesini dinlemeden, hayatını anlamadan, davranışlarını görmeden onu küçümsemek; insan hakkında aceleci ve haksız bir hüküm vermektir.
Üstü başı eski diye birini cahil sanmayın. Sade giyiniyor diye düşüncesiz olduğunu varsaymayın. Sessiz duruyor diye güçsüz, yoksul diye beceriksiz, makam sahibi değil diye değersiz olduğuna karar vermeyin.
Belki sizin küçümsediğiniz insan, sizin hiç ulaşamadığınız bir bilgiye, hiç gösteremediğiniz bir cesarete ve hiç sahip olamadığınız bir vicdana sahiptir.
Aynı şekilde, güzel konuşan herkesi bilgili; iyi giyinen herkesi dürüst; zengin olan herkesi başarılı; makam sahibi olan herkesi liyakatli kabul etmeyin.
İnsanı tanımak istiyorsanız çıkar çatışması yaşadığında nasıl davrandığına bakın. Kendisine karşılık veremeyenlere nasıl muamele ettiğini görün. Bir haksızlık karşısında kimin yanında durduğunu gözlemleyin. Elindeki gücü adalet için mi, çıkarı için mi kullandığını değerlendirin.
Çünkü insanın gerçek karakteri, çoğu zaman çıkarlarının sınandığı yerde ortaya çıkar.
Elbette kimseyi tek bir görüntüyle mahkûm etmemeliyiz. Bir insanı tanımadan yüceltmek ne kadar yanlışsa, tanımadan karalamak da o kadar yanlıştır.
Ancak bir insanın davranışları açıkça haksızlık, zulüm ve kötülük içeriyorsa sırf iyi giyiniyor veya zengin görünüyor diye bunları görmezden gelmek de kabul edilemez.
Bizim ihtiyacımız olan şey, ne dış görünüşe körü körüne hayranlık ne de görünüşten hareketle peşin hüküm vermektir. İhtiyacımız olan şey, düşünceyi anlamaya çalışan, davranışı adaletle değerlendiren, insan onurunu gözeten bir bakış açısıdır.
Son söz: Kürk eskir, servet tükenir, makam biter!
Ey insan!
Bir gün en pahalı elbisen de eskimeyecek mi? En gösterişli araban da yollarda kalmayacak mı? Bugün önünde saygıyla eğilenlerin bir kısmı yarın senden yüz çevirmeyecek mi? Makamın elinden alındığında, servetin azaldığında, gücün tükendiğinde seni gerçekten insan olduğun için seven kaç kişi yanında kalacak?
İşte o gün, hayatın gerçek terazisi kurulacak.
Çünkü insanın ömrü boyunca biriktirdiği en büyük servet, banka hesabındaki rakamlar değildir. Geride bıraktığı güzel izlerdir. Bir yetimin duası, bir mazlumun hakkını savunmuş olmak, bir ihtiyaç sahibinin yüzündeki tebessüm, kimsenin görmediği yerde bile dürüst kalabilmek…
Bunların hiçbirinin fiyat etiketi yoktur. Hiçbirini mağazadan satın alamazsınız. Hiçbirini pahalı bir takım elbisenin cebine koyamazsınız.
İnsan, başkalarının gözünde büyük görünmek için ömrünü tüketirken kendi vicdanında küçülüyorsa, kazandığı her şeyin bir anlamı eksik kalır.
Unutmayalım: İyi giyinmek başka şeydir, iyi insan olmak başka şey. Zengin olmak başka şeydir, değerli olmak başka şey. İtibar görmek başka şeydir, o itibarı hak etmek bambaşka şey.
Toplum olarak artık insanların kıyafetlerine değil, karakterlerine; unvanlarına değil, liyakatlerine; servetlerine değil, davranışlarına bakmayı öğrenmeliyiz.
Bir insanı tanımadan küçümsememeli, yalnızca görünüşüne bakarak yüceltmemeliyiz. Düşüncesini dinlemeli, yaşamını anlamaya çalışmalı, davranışlarını adalet ölçüsüyle değerlendirmeliyiz.
Çünkü insanın üstündeki elbise, onun yalnızca dışını gösterir. Asıl kim olduğunu ise hayatı, tercihleri, vicdanı ve başkalarına nasıl davrandığı ortaya koyar.
Ve günün sonunda herkes kendi karakteriyle baş başa kalır.
Ye kürküm ye!
Kürkünüze güvenerek insanları küçümsemeyin. Servetinize güvenerek kendinizi üstün görmeyin. Makamınıza güvenerek haksızlıklarınızı örtmeye kalkmayın. Çünkü hiçbir kıyafet kirli bir vicdanı temize çıkaramaz; hiçbir servet, kaybedilmiş insanlığın yerini dolduramaz.
İnsanları dış görünüşleriyle yargılayanlar, bir gün kendi içlerinin ne kadar boş olduğunu fark ettiklerinde, aynada görecekleri manzaradan kaçamayacaklar.
Ve o gün, üzerlerindeki kürk değil, yaptıkları konuşacak.
Çünkü gerçek itibar, insanın sırtındaki elbisede değil; arkasında bıraktığı ahlakta, adalette ve insanlıkta saklıdır.
Anasayfa
Yazarlar
Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
Yazı Detayı
Bu yazı 73 kez okundu.
YE KÜRKÜM YE!
İnsanlığın değerini kıyafetiyle ölçen toplum, ahlakını aynada unutmuştur!
Mahmut Çiçekdağı
Bir toplum düşünün ki insanın ne söylediğine değil, nasıl giyindiğine; nasıl bir hayat yaşadığına değil, hangi marka elbiseyi taşıdığına; karakterinin ne olduğuna değil, cebinde kaç para bulunduğuna bakarak hüküm veriyor. Bir toplum düşünün ki üstü başı eski olanın aklını, ahlakını ve vicdanını sorgularken, takım elbisesi ütülü, ayakkabısı parlak, cüzdanı kabarık olanın bütün kusurlarını görmezden geliyor. İşte böyle bir toplumun en büyük sorunu yoksulluğu değil, değer ölçülerini kaybetmiş olmasıdır.
“Ye kürküm ye!”
Bu söz, yalnızca bir kıyafetin insan üzerindeki etkisini anlatan sıradan bir ifade değildir. Bu söz, insanın insanı değerlendirme biçimine tutulmuş acı bir aynadır. O aynaya dikkatle baktığımızda karşımıza çıkan manzara, ne yazık ki pek değişmemiştir. Yüzyıllar geçiyor, teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, binalar yükseliyor; fakat insanın görünüşe aldanma hastalığı bir türlü iyileşmiyor.
Bugün de toplumun önemli bir kesiminde aynı anlayış hüküm sürüyor: Güzel giyin, pahalı bir arabaya bin, lüks mekânlarda görün, çevrene zenginliğini göster; sonra da insanların gözünde değerli biri olduğuna inan!
Peki, soralım: Bir insanın üzerindeki elbise onun vicdanını mı gösterir? Ayakkabısının fiyatı merhametinin ölçüsü müdür? Kravatının markası ahlakının belgesi, arabasının modeli karakterinin teminatı mıdır?
Elbette hayır!
Ancak görünüşe aldanan zihinler, çoğu zaman bu soruların cevabını düşünmek istemez. Çünkü düşünmek emek ister, araştırmak sabır ister, insanı tanımak zaman ister. Oysa kıyafete bakıp hüküm vermek kolaydır. Bir insanı birkaç saniyede sınıflandırmak, onun hayatını anlamaktan çok daha zahmetsizdir.
İşte tam da bu kolaycılık yüzünden nice değerli insan hor görülürken nice değersiz davranış, pahalı kıyafetlerin ve gösterişli hayatların arkasına saklanabiliyor.
Kıyafeti görüyor, karakteri görmüyoruz!
Sokakta eski bir paltoyla yürüyen birini gördüğümüzde hemen hüküm vermeye ne kadar hazırız! Saçları dağınık, ayakkabıları eski, elbiseleri yıpranmış bir insan gördüğümüzde onun hakkında kafamızda türlü düşünceler beliriyor. Bazen küçümsüyor, bazen uzak duruyor, bazen de daha ağzından tek kelime çıkmadan onu değersiz ilan ediyoruz.
Peki, o insanın hayat hikâyesini biliyor muyuz?
Belki yıllarca başkalarının iyiliği için çalışmış, kendi ihtiyaçlarından vazgeçmiş, ailesini ayakta tutabilmek için ömrünü tüketmiştir. Belki elinde avucunda ne varsa bir yetimin eğitimine harcamıştır. Belki geceleri aç yatmış ama kimseye el açmamıştır. Belki de dış görünüşüne harcayacağı parayı bir hastanın ilacına, bir öğrencinin kitabına, bir ihtiyaç sahibinin sofrasına ayırmıştır.
Bunları bilmeden, yalnızca üzerindeki elbiseye bakarak o insanı yargılamak hangi vicdana sığar?
Öte yandan, üzerindeki takım elbisesiyle güven veren, konuşmasıyla insanları etkileyen, makamıyla çevresinde saygı uyandıran birini gördüğümüzde hemen ona itibar gösterebiliyoruz. Söylediği her sözü doğru, yaptığı her işi makul, taşıdığı her unvanı hak edilmiş kabul edebiliyoruz.
Oysa insanın dış görünüşüyle iç dünyası arasında her zaman bir uyum bulunmaz.
Bir insanın elbisesi temiz olabilir ama niyeti kirli olabilir. Dili güzel konuşabilir ama kalbi kötülükle dolu olabilir. Cebinde milyonlar bulunabilir ama vicdanı beş kuruş etmeyebilir. Makamı yüksek olabilir ama insanlığı yerlerde sürünebilir.
Üzerindeki elbise insanı örtmeye yarar; fakat karakterindeki kusurları örtmesi, o insanın gerçekten değerli olduğu anlamına gelmez.
Ne yazık ki toplum, çoğu zaman elbisenin üzerindeki etiketi görüyor da insanın alnındaki alın terini görmüyor. Servetin büyüklüğünü hesaplıyor da vicdanın küçüklüğünü hesaba katmıyor.
Sonra da adına saygı diyor, itibar diyor, kalite diyor!
Hayır efendiler, her parlayana altın denmez. Her güzel giyinene efendi, her zengine itibarlı, her makam sahibine ahlaklı denmez. İnsanı insan yapan, taşıdığı kıyafet değil; taşıdığı karakterdir.
Bir anne, bir çocuk ve iki farklı insan!
Bir gün bir anne, küçük çocuğunun elinden tutmuş yürüyormuş. Yolun kenarında üstü başı eski, kıyafetleri kirli, görünüşü bakımsız bir adam görmüş. Kadın, adamı görür görmez oğluna dönmüş:
“Evladım, sakın bu adam gibi olma!” demiş.
Çocuk annesinin gösterdiği adama bakmış. Fakat annesinin aksine, yalnızca elbiselerini görmemiş. Adamın davranışlarına, insanlara yaklaşımına ve yürüdüğü yola dikkat etmiş.
Biraz ilerlediklerinde karşılarına şık giyimli, bakımlı, kendinden emin görünen başka bir adam çıkmış. Üzerindeki elbise pahalı, ayakkabıları parlak, görünüşü son derece düzgünmüş. Anne bu kez oğluna onu göstermiş:
“İşte oğlum, sen de bu adam gibi ol. Kendine bak, güzel giyin, insanlar arasında saygın bir yerin olsun.”
Çocuk annesinin yüzüne bakmış ve hiç beklenmedik bir cevap vermiş:
“Anne, ben ilk gördüğümüz adam gibi olmak istiyorum.”
Anne şaşırmış.
“Nasıl olur oğlum? Az önce onun gibi olmamanı söyledim. Neden onun gibi olmak istiyorsun?”
Çocuk sakin bir sesle cevap vermiş:
“Anne, sen onun elbiselerine baktın, ben yaptıklarına baktım. O adamın kıyafetleri eski olabilir ama gönlü temiz, yolu doğru, davranışları güzel. İnsanlara iyilik ediyor, kimseye zulmetmiyor, elinden geldiğince başkalarına yardım ediyor. O, takva ve ahlak yolunda yürümeye çalışıyor.
“Diğer adamın ise elbiseleri güzel ama yaptıkları güzel değil. İnsanları eziyor, güçsüzleri küçümsüyor, hakkını arayanları susturuyor. Dışarıdan saygın görünüyor ama yürüdüğü yol kötülükle dolu. Ben onun kıyafetini değil, karakterini görüyorum.
“Anne, ben elbisem eski olsun ama vicdanım temiz olsun istiyorum. İnsanlar beni zenginliğimle değil, iyiliğimle tanısın istiyorum. Bir gün güzel giyinmekten önce güzel insan olmayı öğrenmek istiyorum.”
Annenin söyleyecek sözü kalmamış.
Çünkü çocuk, annesinin kendisine öğretmek istediği görünüş dersinden çok daha büyük bir hayat dersi vermiş.
İşte asıl mesele budur: İnsanların dış görünüşüne bakarak değil, yaşadığı hayata ve ortaya koyduğu ahlaka bakarak değerlendirilmesi gerekir.
Bu hikâye, hepimize sorulması gereken bir soruyu hatırlatıyor: Çocuklarımıza nasıl görünmeleri gerektiğini mi öğretiyoruz, yoksa nasıl bir insan olmaları gerektiğini mi?
Onlara pahalı ayakkabılar almayı öğretiyoruz da başkasının ayağındaki eski ayakkabıyı küçümsememeyi öğretiyor muyuz? Güzel elbiseler giymelerini istiyoruz da güzel davranışlar sergilemelerini aynı kararlılıkla istiyor muyuz? İyi bir meslek sahibi olmalarını önemsiyoruz da iyi bir karakter sahibi olmalarını da önemsiyor muyuz?
Eğer bir çocuk, anne ve babasından insanları servetlerine göre ayırmayı öğreniyorsa, o çocuğa yalnızca kıyafet değil, yanlış bir değer ölçüsü de giydiriliyor demektir.
Şık elbiselerin arkasına saklanan zalimler!
Bugün toplumda öyle bir anlayış oluşmuş durumda ki bazı insanlar, güzel giyinmeyi iyi insan olmakla karıştırıyor. Pahalı bir takım elbise giyen kişinin sözüne daha fazla değer veriliyor; eski bir ceketle gelen kişinin anlattıkları ise daha baştan önemsiz sayılıyor.
Birinin cebindeki para, zihnindeki düşüncenin önüne geçiyor. Makamı, ahlakının önüne yerleşiyor. Çevresindeki insanların sayısı, karakterinin ölçüsü kabul ediliyor.
Oysa tarih boyunca insanlığa zarar veren nice kişi, dışarıdan bakıldığında son derece itibarlı görünüyordu. Zulüm yapanların da makamları, servetleri, gösterişli kıyafetleri olabiliyordu. İnsanların hakkını yiyenlerin de sofraları zengin, sözleri süslü olabiliyordu.
Bir insanın zalim olması için yırtık elbise giymesi gerekmez. Bir insanın merhametli olması için de pahalı kıyafetlerden vazgeçmesi şart değildir. Mesele, insanın ne giydiği değil, elindeki imkânı nasıl kullandığı ve gücünü kime karşı nasıl kullandığıdır.
Gücünü zayıfı ezmek için kullanan, makamını insanları susturmak için kullanan, parasını başkalarının onurunu satın almak için kullanan kişi; üzerindeki elbise ne kadar pahalı olursa olsun ahlaki bir üstünlüğe sahip değildir.
Böyle bir insanın önünde sırf zengin diye eğilmek, yalnızca bir kişiye gösterilen yanlış saygı değildir. Aynı zamanda emeğe, dürüstlüğe, adalete ve insan onuruna karşı yapılan bir haksızlıktır.
Daha da acısı, bu anlayışın zamanla normalleşmesidir.
İnsanlar birinin zalimliğini bildikleri hâlde onunla yan yana görünmek için yarışıyor. Haksızlık yaptığını gördükleri kişilere, sırf güçlü oldukları için iltifat ediyor. Bir başkasının hakkını yediğini bildikleri hâlde, o kişinin sofrasında yer bulabilmek için sessiz kalıyor.
Sonra da toplumun ahlakından söz ediyoruz!
Kusura bakmayın ama zalimin karşısında susup mazlumun kıyafetiyle uğraşan bir anlayışın ahlak dersi vermeye hakkı yoktur.
Bir insanın ayakkabısındaki çamuru görüp vicdanındaki kiri görmüyorsanız, sizin bakışınızda ciddi bir sorun vardır. Bir insanın eski elbisesini küçümseyip başkasının haksız kazancına hayranlık duyuyorsanız, kaybettiğiniz şey yalnızca doğru değerlendirme yeteneğiniz değildir; adalet duygunuzdur.
Ahlak, vitrine konulan bir eşya değildir!
Ahlak, insanın kalabalıkların önünde nasıl göründüğüyle ölçülmez. Asıl ölçü, kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığıdır.
Bir insan herkesin içinde yardımsever görünebilir. Fotoğraf çektirirken ihtiyaç sahiplerinin elini tutabilir, yaptığı iyilikleri anlatabilir, çevresine ne kadar duyarlı olduğunu gösterebilir. Fakat kimsenin görmediği yerde çalışanının hakkını vermezse, güçsüzün hakkını gasp ederse, kendisine emanet edilen sorumluluğa ihanet ederse o gösterişli görüntünün ne kıymeti kalır?
İyilik, reklam malzemesi değildir. Dürüstlük, insanın kendisine taktığı bir unvan değildir. Merhamet, yalnızca güzel sözlerle anlatılan bir duygu değildir.
Bunların hepsi davranışla ispatlanır.
Ahlaklı insan, çıkarı olduğu için değil, doğru olduğuna inandığı için dürüst davranır. Merhametli insan, karşısındaki kişinin zengin veya fakir oluşuna göre merhametini değiştirmez. Adaletli insan, güçlüye başka, güçsüze başka ölçü uygulamaz.
İşte insanın gerçek kalitesi burada ortaya çıkar.
Ne yazık ki ahlakı bir kenara bırakıp görüntüyü baş tacı eden toplumlarda, iyilik bile gösterişe dönüşebilir. İnsanlar ne kadar iyi olduklarından çok, ne kadar iyi göründükleriyle ilgilenir. Ne kadar dürüst olduklarını değil, başkalarının gözünde ne kadar güvenilir durduklarını önemser.
Böylece içi boş bir saygınlık kültürü oluşur.
İnsanlar gerçeği değil, imajı satın alır. Karakteri değil, vitrini alkışlar. Doğruyu söyleyeni değil, hoşlarına giden sözleri söyleyeni baş tacı eder.
Sonra bir gün o parlak vitrin kırılır ve geriye koca bir hiçlik kalır.
Çünkü görüntü, gerçeğin yerine geçemez. Kıyafet, vicdanın yerini tutamaz. Para, insanlık satın alamaz.
Takva, elbisenin fiyatıyla ölçülmez!
İnançlı bir toplumda yaşıyoruz. Dilimizde sık sık ahlaktan, vicdandan, merhametten, kul hakkından ve takvadan söz ediyoruz. Peki, bu kavramları hayatımızda ne kadar uyguluyoruz?
Takva, insanın yalnızca dış görünüşüyle değerlendirilmesi değildir. Bir insanın kıyafetinden hareketle onun Allah katındaki değerine kesin hüküm vermek de doğru değildir. Takvanın özü; Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşımak, haramdan sakınmak, kul hakkını gözetmek, adaletten ayrılmamak ve güzel ahlakı hayatına yansıtmaktır.
Kur'an-ı Kerim'de Hucurât suresinin 13. ayetinde, Allah katında üstünlüğün takva ile ilgili olduğu bildirilir. Bu ölçü, insanların soyuna, servetine, makamına veya dış görünüşüne dayanarak üstünlük iddiasında bulunmalarına karşı güçlü bir uyarıdır.
Öyleyse neden insanları hâlâ elbiselerine göre sınıflandırıyoruz?
Neden cebinde para olanın sözünü daha kıymetli, cebinde para olmayanın düşüncesini daha değersiz görüyoruz? Neden makam sahiplerinin yanlışlarını örtmeye hazırken sıradan insanların kusurlarını büyütüyoruz?
İslam ahlakı, insanın malına mülküne bakarak ona üstünlük payesi vermeyi değil; adaleti, dürüstlüğü, merhameti ve sorumluluğu esas almayı öğretir.
Bir insanın görünüşü üzerinden onun ahlakına kesin hüküm vermek nasıl yanlışsa, gösterişli kıyafetlerinden hareketle onun iyi bir insan olduğuna karar vermek de aynı derecede yanlıştır.
Çünkü biz insanların iç dünyasını bütünüyle bilemeyiz. Yapmamız gereken, gördüğümüz davranışları adaletle değerlendirmek; insanları dış görünüşleri üzerinden aşağılamamaktır.
Kılık kıyafet elbette kişisel bakımın, kültürün ve tercihin bir parçasıdır. Temiz olmak, özenli giyinmek, kendine dikkat etmek yanlış değildir. Yanlış olan, bunları insan değerinin ölçüsü hâline getirmektir.
Bir insanın kıyafetini eleştirmek kolaydır. Peki, kendi vicdanımızı aynı titizlikle gözden geçirebiliyor muyuz?
Başkasının üstünü başını sorguladığımız kadar kendi davranışlarımızı sorguluyor muyuz? Başkasının görünüşüne ayırdığımız dikkatin yarısını kendi ahlakımıza ayırıyor muyuz?
Asıl yüzleşmemiz gereken sorular bunlardır.
Fakirin elbisesini küçümseyen, zenginin yanlışını neden görmez?
Toplumun en büyük çelişkilerinden biri de budur.
Maddi imkânı sınırlı olan bir insanın küçük bir hatası hemen büyütülür. Onun konuşması, yürüyüşü, kıyafeti, yaşam tarzı didik didik edilir. Fakat aynı hatayı güçlü ve zengin biri yaptığında bahaneler sıralanmaya başlanır.
“Onun da kendine göre sebepleri vardır.”
“Öyle demek istememiştir.”
“Bunca iş yapıyor, bir hatası da olsun.”
Peki, fakirin hatası neden affedilmez? Güçsüzün kusuru neden büyütülürken güçlünün kusuru neden küçültülür?
Adalet, kişiye göre değişiyorsa orada adaletten söz edilemez. Ahlak, insanın servetine göre uygulanıyorsa orada ahlaktan değil, çıkardan söz edilir.
Bir toplumda zenginlerin yanlışları görmezden geliniyor, yoksulların doğruları küçümseniyorsa o toplumun değer terazisi bozulmuştur.
Üstelik bu çarpık anlayış yalnızca yetişkinlerin dünyasında kalmıyor. Çocuklar da bunları görüyor, öğreniyor ve zamanla normal kabul ediyor. Büyüklerin kimlere saygı gösterdiğine, kimlerin yanında sustuğuna, kimleri küçümsediğine bakarak kendi insanlık ölçülerini oluşturuyor.
Böylece yeni nesillere şu yanlış mesaj veriliyor: İyi insan olmaktan önce güçlü görün; dürüst olmaktan önce zengin ol; doğruyu yapmaktan önce doğru yerde görün!
Sonra da gençlerin neden çıkarcı olduğunu, neden insanları menfaatlerine göre seçtiğini, neden makam karşısında eğildiğini sorguluyoruz.
Oysa çocuklarımıza yalnızca sözlerimizle değil, davranışlarımızla da eğitim veriyoruz. Eğer biz insanları elbiselerine göre değerlendiriyorsak onlardan farklı bir yaklaşım beklememiz ne kadar gerçekçi olabilir?
İnsanları tanımadan karalamayın!
Bir insanın düşüncesini dinlemeden, hayatını anlamadan, davranışlarını görmeden onu küçümsemek; insan hakkında aceleci ve haksız bir hüküm vermektir.
Üstü başı eski diye birini cahil sanmayın. Sade giyiniyor diye düşüncesiz olduğunu varsaymayın. Sessiz duruyor diye güçsüz, yoksul diye beceriksiz, makam sahibi değil diye değersiz olduğuna karar vermeyin.
Belki sizin küçümsediğiniz insan, sizin hiç ulaşamadığınız bir bilgiye, hiç gösteremediğiniz bir cesarete ve hiç sahip olamadığınız bir vicdana sahiptir.
Aynı şekilde, güzel konuşan herkesi bilgili; iyi giyinen herkesi dürüst; zengin olan herkesi başarılı; makam sahibi olan herkesi liyakatli kabul etmeyin.
İnsanı tanımak istiyorsanız çıkar çatışması yaşadığında nasıl davrandığına bakın. Kendisine karşılık veremeyenlere nasıl muamele ettiğini görün. Bir haksızlık karşısında kimin yanında durduğunu gözlemleyin. Elindeki gücü adalet için mi, çıkarı için mi kullandığını değerlendirin.
Çünkü insanın gerçek karakteri, çoğu zaman çıkarlarının sınandığı yerde ortaya çıkar.
Elbette kimseyi tek bir görüntüyle mahkûm etmemeliyiz. Bir insanı tanımadan yüceltmek ne kadar yanlışsa, tanımadan karalamak da o kadar yanlıştır.
Ancak bir insanın davranışları açıkça haksızlık, zulüm ve kötülük içeriyorsa sırf iyi giyiniyor veya zengin görünüyor diye bunları görmezden gelmek de kabul edilemez.
Bizim ihtiyacımız olan şey, ne dış görünüşe körü körüne hayranlık ne de görünüşten hareketle peşin hüküm vermektir. İhtiyacımız olan şey, düşünceyi anlamaya çalışan, davranışı adaletle değerlendiren, insan onurunu gözeten bir bakış açısıdır.
Son söz: Kürk eskir, servet tükenir, makam biter!
Ey insan!
Bir gün en pahalı elbisen de eskimeyecek mi? En gösterişli araban da yollarda kalmayacak mı? Bugün önünde saygıyla eğilenlerin bir kısmı yarın senden yüz çevirmeyecek mi? Makamın elinden alındığında, servetin azaldığında, gücün tükendiğinde seni gerçekten insan olduğun için seven kaç kişi yanında kalacak?
İşte o gün, hayatın gerçek terazisi kurulacak.
Çünkü insanın ömrü boyunca biriktirdiği en büyük servet, banka hesabındaki rakamlar değildir. Geride bıraktığı güzel izlerdir. Bir yetimin duası, bir mazlumun hakkını savunmuş olmak, bir ihtiyaç sahibinin yüzündeki tebessüm, kimsenin görmediği yerde bile dürüst kalabilmek…
Bunların hiçbirinin fiyat etiketi yoktur. Hiçbirini mağazadan satın alamazsınız. Hiçbirini pahalı bir takım elbisenin cebine koyamazsınız.
İnsan, başkalarının gözünde büyük görünmek için ömrünü tüketirken kendi vicdanında küçülüyorsa, kazandığı her şeyin bir anlamı eksik kalır.
Unutmayalım: İyi giyinmek başka şeydir, iyi insan olmak başka şey. Zengin olmak başka şeydir, değerli olmak başka şey. İtibar görmek başka şeydir, o itibarı hak etmek bambaşka şey.
Toplum olarak artık insanların kıyafetlerine değil, karakterlerine; unvanlarına değil, liyakatlerine; servetlerine değil, davranışlarına bakmayı öğrenmeliyiz.
Bir insanı tanımadan küçümsememeli, yalnızca görünüşüne bakarak yüceltmemeliyiz. Düşüncesini dinlemeli, yaşamını anlamaya çalışmalı, davranışlarını adalet ölçüsüyle değerlendirmeliyiz.
Çünkü insanın üstündeki elbise, onun yalnızca dışını gösterir. Asıl kim olduğunu ise hayatı, tercihleri, vicdanı ve başkalarına nasıl davrandığı ortaya koyar.
Ve günün sonunda herkes kendi karakteriyle baş başa kalır.
Ye kürküm ye!
Kürkünüze güvenerek insanları küçümsemeyin. Servetinize güvenerek kendinizi üstün görmeyin. Makamınıza güvenerek haksızlıklarınızı örtmeye kalkmayın. Çünkü hiçbir kıyafet kirli bir vicdanı temize çıkaramaz; hiçbir servet, kaybedilmiş insanlığın yerini dolduramaz.
İnsanları dış görünüşleriyle yargılayanlar, bir gün kendi içlerinin ne kadar boş olduğunu fark ettiklerinde, aynada görecekleri manzaradan kaçamayacaklar.
Ve o gün, üzerlerindeki kürk değil, yaptıkları konuşacak.
Çünkü gerçek itibar, insanın sırtındaki elbisede değil; arkasında bıraktığı ahlakta, adalette ve insanlıkta saklıdır.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Ekleme
Tarihi: 06 Kasım 2026 -Cuma
YE KÜRKÜM YE!
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.