Osmanlı'dan Günümüze Engelli Bireylerin Yaşam Mücadelesi, İnsanlık ve Vicdan Sınavı
İnsanlık tarihi boyunca toplumların en büyük sınavlarından biri, kendisinden farklı olan insanlara nasıl davrandığı olmuştur. Kimi zaman farklılıklar zenginlik olarak görülmüş, kimi zaman da insanların hayatını zorlaştıran bir ayrımcılığın bahanesi hâline getirilmiştir. Oysa insanı değerli kılan sahip olduğu uzuvlar, fiziksel görünüşü, yürüyebilmesi, görebilmesi veya duyabilmesi değildir. İnsanı insan yapan; yüreği, vicdanı, ahlakı, düşüncesi ve diğer insanlara karşı taşıdığı sorumluluktur.
Bugün toplum olarak kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Engelli bireylerin hayatını gerçekten zorlaştıran şey bedenlerindeki farklılıklar mı, yoksa bizim onlara karşı geliştirdiğimiz önyargılar mı?
Çünkü bazen bir insanın hayatındaki en büyük engel, yürüyememesi değildir. Ona yürüyemediği için acıyan gözlerle bakanlardır. Bazen en büyük engel görememek değildir; gören insanların onun varlığını görmezden gelmesidir. Bazen duyamamak değildir; insanların onun söylemek istediklerini anlamaya çalışmamasıdır.
İSLAM ÖNCESİ CAHİLİYE DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE İNSANLIK SINAVI
İslamiyet öncesi Arap toplumunda, özellikle Cahiliye döneminde, kız çocuklarının diri diri gömülmesi gibi insanlık tarihinin en acı uygulamaları yaşanmıştır. Bazı insanlar yoksulluk, namus kaygısı ve batıl inançlar nedeniyle çocuklarını yaşama hakkından mahrum bırakmıştır. Kur'an-ı Kerim bu anlayışı açıkça kınamış, insan hayatının kutsallığını ortaya koymuştur.
Bugün ise başka bir acıyla karşı karşıyayız. Dünyaya bedensel farklılıklarla gelen çocuklar, bazı aileler ve toplum çevreleri tarafından hâlâ bir utanç, eksiklik veya yük olarak görülebiliyor. Kimi zaman doğum öncesinde, kimi zaman doğumdan sonra, kimi zaman da hayatlarının ilerleyen dönemlerinde bu çocukların yaşam hakkı ve topluma katılma imkânı tartışma konusu hâline getiriliyor.
Bir çocuğun kolunun, bacağının, gözünün veya başka bir uzvunun eksik olması onun yaşama hakkını azaltır mı? Bir insanın fiziksel farklılığı, onun sevilmeye, eğitim almaya, meslek sahibi olmaya, yuva kurmaya ve hayallerinin peşinden gitmeye hakkı olmadığı anlamına mı gelir?
Elbette hayır!
Hiçbir çocuk dünyaya gelirken engelini kendisi seçmez. Hiçbir anne baba çocuğunun hangi özelliklerle dünyaya geleceğini bütünüyle belirleyemez. Öyleyse insanın kendi iradesi dışında sahip olduğu bir farklılık üzerinden onu yargılamak hangi vicdana, hangi ahlaka sığar?
OSMANLI'DA ENGELLİLERE VERİLEN DEĞER VE SOSYAL SORUMLULUK
Tarihimize baktığımızda engelli bireylerin toplumsal hayata katılması konusunda önemli örneklerle karşılaşırız. Osmanlı Devleti'nde vakıf kültürü, hayır kurumları, hastaneler ve Darülaceze gibi kuruluşlar aracılığıyla yaşlı, hasta, yoksul ve bakıma muhtaç insanlara destek sağlanmıştır.
Engelli bireyler yalnızca korunması gereken insanlar olarak değerlendirilmemiş, yeteneklerine göre çeşitli görevlerde de yer alabilmiştir. Saray teşkilatında işitme ve konuşma engelli bireylerin görev aldığı, görme engelli kişilerin ise dinî eğitim, müezzinlik ve çeşitli mesleklerde çalıştığı bilinmektedir.
1889 yılında II. Abdülhamid döneminde açılan sağır ve dilsizler mektebi, özel eğitimin kurumsallaşması bakımından önemli bir adımdır. 1895 yılında hizmete giren Darülaceze de bakıma muhtaç insanlara yönelik kurumsal desteğin önemli örneklerinden biri olmuştur.
Bu tarihî tecrübeler bize şunu göstermektedir: Bir toplumun büyüklüğü yalnızca saraylarıyla, ordularıyla, zenginliğiyle ölçülmez. Asıl büyüklük, en fazla desteğe ihtiyaç duyan insanlarına nasıl sahip çıktığıyla ölçülür.
KUR'AN'IN ÖĞRETTİĞİ İNSANLIK: DIŞLAMAK DEĞİL, KUCAKLAMAK
Kur'an-ı Kerim, insanları fiziksel özelliklerine göre değerlendirmemeyi öğütler. Abese Suresi'nde görme engelli sahabi Abdullah bin Ümmü Mektûm ile ilgili yaşanan olay üzerinden, toplumda söz sahibi kişilere yönelmenin bir insanın değerini belirlemeyeceği hatırlatılır.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in engelli bireylere yaklaşımı da bu konuda son derece anlamlıdır.
Görme engelli Abdullah bin Ümmü Mektûm, Medine'de müezzinlik yapmış, Kur'an öğretmiş ve Hz. Muhammed şehir dışında bulunduğunda yerine vekil bırakılmıştır. Bu durum, engelli bir insanın gerekli imkânlar sağlandığında ne kadar önemli sorumluluklar üstlenebileceğinin tarihî örneklerinden biridir.
İslam'ın temel ilkelerinden biri de insanın gücü ve imkânı ölçüsünde sorumlu tutulmasıdır. Bakara Suresi'nin 286. ayetinde, Allah'ın hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemeyeceği bildirilir.
Demek ki dinimiz insanı zorlamak, dışlamak ve küçük düşürmek yerine onun şartlarını anlamayı, ihtiyaçlarını gözetmeyi ve onurunu korumayı esas almaktadır.
BUGÜNÜN TOPLUMUNDA İYİLİK ADI ALTINDA YAPILAN KÖTÜLÜKLER
Gelelim günümüze...
Ne yazık ki bugün engelli bireylere karşı sergilenen bazı davranışlar, dışarıdan bakıldığında iyilik gibi görünse de gerçekte insanın onurunu incitebiliyor.