Sosyal medyanın gölgesinde büyüyen çocuklar: Anne babalara, topluma ve medyaya büyük sorumluluk düşüyor
Günümüzde teknoloji hayatımızın ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Akıllı telefonlar, tabletler, sosyal medya platformları ve dijital içerikler artık yalnızca yetişkinlerin değil, çocukların da günlük yaşamını kuşatmış durumda. Bir zamanlar çocukların dünyası sokaklarda oynanan oyunlardan, okul sıralarından, kitaplardan, arkadaşlık ilişkilerinden ve aile sohbetlerinden oluşurken bugün birçok çocuğun hayatı kameraların, ekranların, beğenilerin ve takipçi sayılarının gölgesinde şekilleniyor.
Peki, bu değişimin bedelini kim ödüyor? Çocuklarımız mı, aileler mi, yoksa geleceğimiz mi?
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele, teknolojinin varlığı değil; teknolojinin nasıl kullanıldığı, çocukların bu dünyanın içine nasıl çekildiği ve yetişkinlerin bu süreçte hangi sorumlulukları üstlendiğidir.
Çünkü çocuklar, yetişkinlerin dünyasında birer izlenme aracı, reklam unsuru veya fenomen olma hayallerinin malzemesi değildir. Onlar korunması, eğitilmesi, anlaşılması ve geleceğe hazırlanması gereken bireylerdir.
Fenomen olma tutkusu, çocukluğun önüne geçmemeli
Bugün sosyal medyada daha fazla takipçi kazanmak, daha çok beğeni almak ve kısa sürede tanınmak isteyen insanların sayısı giderek artıyor. Bu isteğin bir sonucu olarak bazı anne babalar, henüz hayatın ne olduğunu bile tam olarak kavrayamayan çocuklarını kameraların karşısına çıkarıyor. Çocuğunun her hareketini kaydediyor, özel anlarını paylaşıyor, kimi zaman ağlamasını, öfkelenmesini, korkmasını, hata yapmasını veya başkalarıyla yaşadığı sorunları bile içerik hâline getiriyor.
Üstelik bütün bunlar bazen eğlence, bazen aile hatırası, bazen de para kazanma ve tanınma amacıyla yapılıyor.
Burada sormamız gereken çok önemli bir soru var: Bir çocuk, kendisi hakkında yapılan paylaşımların gelecekte ne gibi sonuçlar doğurabileceğini gerçekten anlayabilir mi?
Henüz kendi mahremiyetini koruyabilecek olgunluğa ulaşmamış bir çocuğun görüntülerini binlerce, hatta milyonlarca insana ulaştırmak ne kadar doğrudur? Çocuğun bugün gülerek kameraya baktığı bir görüntünün yıllar sonra onun için bir utanç kaynağına dönüşmeyeceğinin garantisini kim verebilir?
Anne babalık, çocuğun her anını dünyaya göstermek değil; onun hangi anlarının kendisine ait kalması gerektiğini bilmektir.
Çocuğunu sevmek, onu sürekli paylaşmak değildir. Çocuğuyla gurur duymak, onun hayatını herkesin önüne sermek anlamına gelmez. Bir çocuğun mutluluğu, sosyal medyada aldığı beğenilerle ölçülemez.
Çocukların çocukluklarını yaşayabilmeleri, yetişkinlerin tanınma arzusundan çok daha değerlidir.
Çocuk üzerinde kurulan görünmez psikolojik baskı
Çocuğun sürekli kamera karşısına çıkarılması, ondan belirli davranışlar sergilemesinin istenmesi, komik görünmeye zorlanması veya yetişkinlerin istediği tepkiyi vermediğinde eleştirilmesi ciddi biçimde sorgulanması gereken davranışlardır.
Her paylaşımın mutlaka psikolojik şiddet olduğu söylenemez. Ancak çocuğun istemediği hâlde görüntülenmesi, küçük düşürücü içeriklere konu edilmesi, duygularının istismar edilmesi veya sosyal medya başarısı için baskı altında tutulması psikolojik açıdan zarar verici olabilir.
Bazen yetişkinler yaptıklarının farkına bile varmazlar. Çocuğun ağlamasını komik bulur, korkusunu eğlenceye dönüştürür, öfkesini izlenme malzemesi yapar ve bunu masum bir video olarak görürler.
Oysa çocuğun dünyasında yaşananlar, yetişkinlerin düşündüğü kadar basit olmayabilir.
Çocuk, kendisiyle alay edildiğini, insanların onunla dalga geçtiğini veya yalnızca belirli davranışlar sergilediğinde ilgi gördüğünü düşünebilir. Sürekli beğenilme beklentisiyle büyüyen bir çocuk, zamanla kendi değerini başkalarının tepkileri üzerinden değerlendirmeye başlayabilir.
Bir çocuk için en önemli ihtiyaçlardan biri, olduğu gibi kabul edilmektir. Her zaman gülmek, her zaman eğlendirmek, her zaman başarılı görünmek zorunda değildir. Ağlamaya, hata yapmaya, sessiz kalmaya, utanmaya ve kendi duygularını özel yaşamaya da hakkı vardır.
Anne babaların görevi, çocuklarını kamera karşısında kusursuz göstermeye çalışmak değil; gerçek hayatta kendilerini güvende hissetmelerini sağlamaktır.
Çocukların bedensel, ruhsal ve düşünsel gelişimi ihmal edilmemeli
Çocukluk dönemi, insan kişiliğinin ve temel alışkanlıklarının geliştiği önemli bir süreçtir. Bu dönemde çocukların oyun oynamaya, hareket etmeye, uyumaya, kitap okumaya, arkadaşlarıyla iletişim kurmaya ve doğayı tanımaya ihtiyacı vardır.
Ekran başında geçirilen zamanın ölçüsüz biçimde artması, bu temel ihtiyaçların önüne geçtiğinde çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir.
Uzun süre hareketsiz kalmak fiziksel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Uyku saatlerinin bozulması çocuğun dinlenmesini güçleştirebilir. Yaşına uygun olmayan içeriklere maruz kalması korku, kaygı ve yanlış davranış modelleriyle karşılaşmasına yol açabilir. Sürekli hızlı ve dikkat çekici içeriklere yönelmek de bazı çocukların derslere, kitaplara veya daha uzun süreli etkinliklere odaklanmasını zorlaştırabilir.
Elbette her çocuk aynı şekilde etkilenmez. Burada önemli olan, teknolojiyi bütünüyle düşman ilan etmek değil; çocuğun yaşına, ihtiyaçlarına ve gelişimine uygun sınırlar belirlemektir.
Teknoloji doğru kullanıldığında öğrenmeyi destekleyebilir, yeni bilgiler kazandırabilir ve yaratıcılığı geliştirebilir. Yanlış kullanıldığında ise çocuğun zamanını, dikkatini, mahremiyetini ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.
Çocukların dijital dünyada sağlıklı gelişebilmesi için yetişkinlerin rehberliğine ihtiyacı vardır. Çünkü çocuk, yalnızca bir ekranın karşısında değil, aynı zamanda gördüğü davranışları öğrenerek büyür.
İlk sorumluluk anne babaların omuzlarında
Çocukların teknolojiyle ilişkisini konuşurken anne babaların sorumluluğunu görmezden gelemeyiz.
Bir çocuğun eline telefon vermek, onu uzun süre ekran karşısında bırakmak veya sosyal medya hesaplarında yaptığı her davranışı paylaşmak kolay olabilir. Zor olan, çocuğa sınır koymak, onunla zaman geçirmek, sorularına cevap vermek ve teknoloji kullanımını bilinçli biçimde yönlendirmektir.
Çocuklar çoğu zaman kendilerine söylenenlerden çok, yetişkinlerin yaptıklarını örnek alırlar.
Anne baba yemek masasında sürekli telefonuyla ilgileniyorsa, çocuğundan ekranı bırakmasını istemek yeterli olmayacaktır. Yetişkinler her olayı kaydetmeye çalışıyorsa, çocuk da hayatın yaşanacak bir deneyimden çok görüntülenecek bir gösteri olduğunu düşünebilir.
Bu nedenle dijital eğitim aileden başlamalıdır.
Anne babalar çocuklarına yalnızca telefon kullanmayı değil, telefonun ne zaman bırakılması gerektiğini de öğretmelidir. İnternette karşılaştıkları her bilginin doğru olmadığını, her görüntünün paylaşılmasının uygun olmayacağını, insanların özel hayatına saygı gösterilmesi gerektiğini anlatmalıdır.
Daha da önemlisi, çocuklarına kendilerini sevmek için takipçilere, beğenilere ve başkalarının onayına ihtiyaç duymadıklarını hissettirmelidirler.
Çocuğun başarısını kaç kişinin izlediğiyle değil, ne öğrendiğiyle değerlendirmeliyiz. Bir çocuğun değerini kaç kişinin tanıdığıyla değil, nasıl bir insan olarak yetiştiğiyle ölçmeliyiz.
Anne babanın asıl başarısı, çocuğunu sosyal medyada ünlü yapmak değil; onu hayata hazırlamaktır.
Kötü davranış gösteren çocukları sosyal medyada hedef göstermek de yanlıştır
Meselenin bir başka boyutu da sosyal medyada yanlış davranışlar sergileyen çocukların görüntülerinin paylaşılmasıdır.
Bir çocuğun arkadaşına kötü davrandığını, kavga ettiğini, saygısızca konuştuğunu veya yanlış bir hareket yaptığını gösteren videolar bazen kısa sürede geniş kitlelere ulaşabiliyor. İnsanlar bu görüntüleri izleyerek öfkeleniyor, çocuğu ağır sözlerle eleştiriyor ve kimi zaman onu herkesin önünde suçlu ilan ediyor.
Oysa burada unutulmaması gereken temel bir gerçek vardır: Çocuklar hâlâ öğrenme ve gelişme sürecindedir.
Bir çocuğun yanlış davranışı elbette görmezden gelinmemelidir. Çocuklara saygı, empati, sorumluluk ve başkalarının haklarını gözetme bilinci kazandırılmalıdır. Ancak yanlış davranışı düzeltmekle çocuğu toplumun önüne atmak birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
Bir çocuğun hatasını milyonlarca kişiye göstermek, onu aşağılamak veya kimliğini açığa çıkararak hedef hâline getirmek eğitim değildir. Bu yaklaşım, çocuğun etiketlenmesine, akran zorbalığına maruz kalmasına ve geçmişte yaptığı bir hatanın yıllarca karşısına çıkmasına neden olabilir.
Üstelik bir videonun birkaç saniyesi, olayın bütününü açıklamayabilir. Öncesinde ne yaşandığını, çocuğun hangi koşullarda bulunduğunu veya davranışın arkasındaki nedenleri bilmeden kesin hükümler vermek doğru değildir.
Yanlış davranışın sorumluluğunu öğretmek gerekir; fakat bunun yolu çocuğu aşağılamak değildir.
Çocuklara sınır koymak, gerektiğinde yaptırım uygulamak ve davranışlarının sonuçlarını göstermek mümkündür. Bunları yaparken çocuğun kişiliğini hedef almamak, onu aşağılamamak ve mahremiyetini korumak da mümkündür.
Bir çocuğu toplumun önünde utandırmak kolaydır; ona doğruyu öğretmek ise emek, sabır ve sorumluluk ister.
Dijital linç, eğitim değildir
Sosyal medyada bazen yetişkinlerin bile öfkeyle hareket ettiğini, insanları dinlemeden yargıladığını ve başkalarının hayatları hakkında kolayca hüküm verdiğini görüyoruz. Peki, yetişkinlerin bu davranışları sergilediği bir ortamda çocuklara nasıl sağlıklı bir iletişim kültürü kazandırabiliriz?
Bir çocuğun hatalı davranışını paylaşarak binlerce kişiyi ona karşı kışkırtmak, onu küçük düşürücü sözlerle anmak veya başkalarını çocuğun peşine düşmeye teşvik etmek kabul edilemez.
Çocuğu korumak, yanlış davranışı onaylamak demek değildir. Çocuğu eleştirmekle çocuğun kişiliğine saldırmak arasında önemli bir fark vardır.
Bir okulda yaşanan sorun varsa okul yönetimi ve ilgili uzmanlar devreye girmelidir. Bir çocuk başka bir çocuğa zarar veriyorsa durumun ciddiyetine uygun şekilde ele alınması, mağdur olan çocuğun korunması ve sorumlu davranan çocuğun da eğitim yoluyla desteklenmesi gerekir.
Gerekli durumlarda aileler, öğretmenler ve yetkili kurumlar birlikte hareket etmelidir. Ancak olayları sosyal medyada teşhir etmek, çocukların kimliklerini yaymak ve onları dijital bir cezalandırma sürecine sürüklemek çözüm olarak görülmemelidir.
Çünkü dijital ortamda yapılan bir paylaşımın etkisi, paylaşımın silinmesiyle her zaman ortadan kalkmaz.
Çocukların hatalarını düzeltebilecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri ve yeniden doğru davranışlar öğrenebilecekleri bir ortam oluşturmalıyız. Onları geçmişte yaptıkları bir yanlışla sonsuza kadar tanımlamamalıyız.
Sosyal medya şirketleri ve içerik üreticileri de sorumluluk taşıyor
Bu sorun yalnızca ailelerin meselesi değildir. Sosyal medya platformlarının, içerik üreticilerinin, reklam verenlerin ve toplumun da önemli sorumlulukları vardır.
Çocukların yer aldığı içerikler daha fazla izleniyor diye her görüntünün paylaşılmasını normal kabul edemeyiz. Çocuğun mahremiyetini ihlal eden, onu küçük düşüren veya tehlikeye atan içeriklerin sıradan bir eğlence ürünü gibi sunulmasına karşı bilinçli olmalıyız.
İçerik üreticileri, özellikle çocukların görüntülerini paylaşırken onların güvenliğini ve gelecekteki haklarını gözetmelidir. Çocuğun yaşı gereği tam olarak değerlendiremeyeceği sonuçlar doğurabilecek paylaşımlar konusunda çok daha dikkatli davranılmalıdır.
Sosyal medya platformları da çocukların güvenliğini destekleyen politikalar uygulamalı, zararlı içeriklerin bildirilmesini kolaylaştırmalı ve çocukların hedef gösterilmesini önlemeye yönelik önlemler almalıdır.
Toplum olarak bizlerin de izleme, beğenme ve paylaşma alışkanlıklarımızı sorgulamamız gerekiyor. Bir çocuğun ağlamasını, korkmasını, küçük düşmesini veya yanlış davranışını eğlenceli bulup paylaşmak, bu içeriklerin daha geniş kitlelere ulaşmasına katkıda bulunabilir.
Her görüntüyü izlemek zorunda değiliz. Her olayı paylaşmak zorunda değiliz. Her yanlışın görüntüsünü başkalarına göstermek zorunda değiliz.
Bazen yapılabilecek en doğru davranış, paylaşımın yayılmasına katkıda bulunmamak ve çocukların korunmasını sağlayacak uygun yollara başvurmaktır.
Çocuklara yasaklar değil, bilinç ve rehberlik kazandırmalıyız
Teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak mümkün olmadığı gibi, bunu tek çözüm olarak görmek de doğru değildir. Çocukların dijital dünyada kendilerini koruyabilmeleri için bilgiye, rehberliğe ve güvenilir yetişkinlere ihtiyaçları vardır.
Aileler çocuklarıyla ekran kullanımı konusunda açık bir iletişim kurmalıdır. Yaşa uygun sınırlar belirlenmeli, uyku ve ders saatleri korunmalı, fiziksel etkinliklere ve yüz yüze ilişkilere yeterince zaman ayrılmalıdır.
Okullarda dijital okuryazarlık eğitimi güçlendirilmelidir. Çocuklara kişisel bilgilerini korumaları, siber zorbalığı tanımaları, yanlış bilgileri ayırt etmeleri ve çevrim içi ortamda başkalarına saygılı davranmaları öğretilmelidir.
Öğretmenler yalnızca akademik başarıya değil, çocukların sosyal ve duygusal gelişimine de önem vermelidir. Çocuğun davranışlarında belirgin değişiklikler görüldüğünde, onu hemen suçlamak yerine nedenleri anlamaya çalışmalıdırlar.
Aileler de çocuklarının davranışlarını yalnızca sosyal medyadan öğrendikleriyle değerlendirmemelidir. Çocukla konuşmak, onu dinlemek ve güven ilişkisi kurmak büyük önem taşır.
Çocuğa teknoloji konusunda rehberlik etmek, yalnızca telefonunu elinden almak değildir. Onun neden sürekli ekran başında olmak istediğini anlamak, gerçek hayatta ilgi alanları geliştirmesine yardımcı olmak ve kendisini değerli hissetmesini sağlamaktır.
Çocukların kitaplarla, sanatla, sporla, müzikle, şiirle ve doğayla buluşması desteklenmelidir. Onlara üretmenin, öğrenmenin ve paylaşmanın yalnızca sosyal medya üzerinden gerçekleşmediğini göstermeliyiz.
Bir çocuğun eline telefon vermek kadar, eline bir kitap vermek de önemlidir. Onunla bir video çekmek kadar, onunla bir parkta yürümek, bir hikâye okumak veya içten bir sohbet gerçekleştirmek de değerlidir.
Asıl hedefimiz ünlü çocuklar değil, iyi yetişmiş bireyler olmalı
Bugün çocuklarımızın geleceği hakkında konuşurken kendimize şu soruyu sormalıyız: Nasıl çocuklar yetiştirmek istiyoruz?
Daha çok takipçisi olan çocuklar mı? Kameranın karşısında daha çok beğeni toplayan çocuklar mı? Yoksa düşünebilen, sorgulayabilen, kitap okuyan, insanlara saygı gösteren, sorumluluk alan ve kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler mi?
Elbette çocukların yeteneklerini ortaya koymaları, sanatla ilgilenmeleri, kendilerini ifade etmeleri ve ürettiklerini paylaşmaları değerlidir. Ancak bu süreç çocuğun yararına, yaşına uygun ve güvenli biçimde yürütülmelidir.
Çocuğun yeteneğini desteklemekle onu bir kazanç veya tanınma aracına dönüştürmek arasında büyük fark vardır.
Çocuklarımıza başarıyı yalnızca para, şöhret ve popülerlik üzerinden anlatırsak, onların hayata bakışını da daraltmış oluruz. Oysa gerçek başarı; dürüst olmak, başkalarına saygı göstermek, sorumluluk almak, emek vermek ve öğrendiklerini hayatına uygulayabilmektir.
Bir çocuğun yüz binlerce kişi tarafından tanınması, onun mutlaka mutlu, özgüvenli veya başarılı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, sosyal medyada görünmeyen bir çocuğun daha az değerli olduğu da söylenemez.
Çocukların kendi yeteneklerini keşfetmelerine fırsat vermeli, onları başkalarıyla kıyaslamamalı ve her çocuğun kendine özgü bir gelişim süreci olduğunu unutmamalıyız.
Çünkü çocukluk, yetişkinlerin hayallerini gerçekleştirecek bir yarış alanı değil; insanın kendisini tanımayı, başkalarıyla yaşamayı ve dünyayı anlamayı öğrendiği özel bir dönemdir.
Sonuç: Çocukları teşhir etmeyelim, eğitelim; yargılamayalım, yol gösterelim
Toplum olarak çocuklarımızın geleceği konusunda daha duyarlı olmak zorundayız.
Anne babalar, çocuklarının her görüntüsünü paylaşmanın bir hak değil, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu anlamalıdır. Sosyal medya uğruna çocukların mahremiyetinden, güvenliğinden ve ruhsal ihtiyaçlarından ödün verilmemelidir.
İçerik üreticileri, çocukların yaşadığı sorunları izlenme aracı hâline getirmemelidir. Sosyal medya kullanıcıları, yanlış davranan çocukları hedef göstererek sorunu büyütmemelidir. Eğitimciler, aileler ve ilgili kurumlar çocukların gelişimini destekleyen ortak bir anlayış geliştirmelidir.
Çocukların hataları olabilir. Yanlış davranışlar sergileyebilir, kuralları öğrenmekte zorlanabilir ve zaman zaman yetişkinlerin rehberliğine ihtiyaç duyabilirler. Önemli olan, bu hataları nasıl ele aldığımızdır.
Bir çocuğu herkesin önünde küçük düşürmek yerine ona doğru davranışı öğretmek, onu suçlamak yerine anlamaya çalışmak, onu bir görüntüye indirgemek yerine kişiliğinin gelişmesine katkıda bulunmak zorundayız.
Unutmayalım ki çocuklar yalnızca ailelerinin değil, gelecekte birlikte yaşayacağımız toplumun da bir parçasıdır. Onların bugün nasıl yetiştirildiği, yarının insan ilişkilerini, eğitim anlayışını ve toplumsal değerlerini etkileyecektir.
Çocuklarımızı ekranların insafına bırakmayalım. Onlara teknoloji kullanmayı öğretirken insan olmanın değerini de anlatalım. Beğenilerin geçici, bilginin kalıcı; şöhretin değişken, karakterin ise hayat boyu önemli olduğunu gösterelim.
Onları sosyal medyada görünür kılmaya çalışırken gerçek hayatta yalnız bırakmayalım. Her anlarını kaydetmek yerine anı birlikte yaşayalım. Hatalarını bütün dünyaya duyurmak yerine doğruyu öğrenmelerine yardımcı olalım.
Çocuklarımızın geleceğini takipçi sayılarıyla ölçmeyelim. Onların kitaplarla, eğitimle, sevgiyle, saygıyla, sanatla ve bilimle büyümesini sağlayalım.
Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, sosyal medyada kaç çocuğunun fenomen olduğu değil; kaç çocuğunun kendini güvende hissettiği, kaç çocuğunun eğitim aldığı, kaç çocuğunun düşünmeyi öğrendiği ve kaç çocuğunun umutla geleceğe bakabildiğidir.
Çocuklarımızı fenomen yapmak için değil, iyi insan yetiştirmek için emek verelim. Onları hedef göstermek için değil, doğru yola yönlendirmek için konuşalım. Çünkü çocukların geleceği, bizim bugünkü sorumluluğumuzdur.
Çocuğun elinden telefonu almak bazen gerekebilir; ama asıl mesele, onun eline kitap, kalbine sevgi, zihnine bilgi ve hayatına umut verebilmektir
Anasayfa
Yazarlar
Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
Yazı Detayı
Bu yazı 177 kez okundu.
ÇOCUKLAR FENOMEN OLMA HAYALLERİNE DEĞİL, SAĞLIKLI BİR GELECEĞE İHTİYAÇ DUYAR!
Sosyal medyanın gölgesinde büyüyen çocuklar: Anne babalara, topluma ve medyaya büyük sorumluluk düşüyor
Günümüzde teknoloji hayatımızın ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Akıllı telefonlar, tabletler, sosyal medya platformları ve dijital içerikler artık yalnızca yetişkinlerin değil, çocukların da günlük yaşamını kuşatmış durumda. Bir zamanlar çocukların dünyası sokaklarda oynanan oyunlardan, okul sıralarından, kitaplardan, arkadaşlık ilişkilerinden ve aile sohbetlerinden oluşurken bugün birçok çocuğun hayatı kameraların, ekranların, beğenilerin ve takipçi sayılarının gölgesinde şekilleniyor.
Peki, bu değişimin bedelini kim ödüyor? Çocuklarımız mı, aileler mi, yoksa geleceğimiz mi?
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele, teknolojinin varlığı değil; teknolojinin nasıl kullanıldığı, çocukların bu dünyanın içine nasıl çekildiği ve yetişkinlerin bu süreçte hangi sorumlulukları üstlendiğidir.
Çünkü çocuklar, yetişkinlerin dünyasında birer izlenme aracı, reklam unsuru veya fenomen olma hayallerinin malzemesi değildir. Onlar korunması, eğitilmesi, anlaşılması ve geleceğe hazırlanması gereken bireylerdir.
Fenomen olma tutkusu, çocukluğun önüne geçmemeli
Bugün sosyal medyada daha fazla takipçi kazanmak, daha çok beğeni almak ve kısa sürede tanınmak isteyen insanların sayısı giderek artıyor. Bu isteğin bir sonucu olarak bazı anne babalar, henüz hayatın ne olduğunu bile tam olarak kavrayamayan çocuklarını kameraların karşısına çıkarıyor. Çocuğunun her hareketini kaydediyor, özel anlarını paylaşıyor, kimi zaman ağlamasını, öfkelenmesini, korkmasını, hata yapmasını veya başkalarıyla yaşadığı sorunları bile içerik hâline getiriyor.
Üstelik bütün bunlar bazen eğlence, bazen aile hatırası, bazen de para kazanma ve tanınma amacıyla yapılıyor.
Burada sormamız gereken çok önemli bir soru var: Bir çocuk, kendisi hakkında yapılan paylaşımların gelecekte ne gibi sonuçlar doğurabileceğini gerçekten anlayabilir mi?
Henüz kendi mahremiyetini koruyabilecek olgunluğa ulaşmamış bir çocuğun görüntülerini binlerce, hatta milyonlarca insana ulaştırmak ne kadar doğrudur? Çocuğun bugün gülerek kameraya baktığı bir görüntünün yıllar sonra onun için bir utanç kaynağına dönüşmeyeceğinin garantisini kim verebilir?
Anne babalık, çocuğun her anını dünyaya göstermek değil; onun hangi anlarının kendisine ait kalması gerektiğini bilmektir.
Çocuğunu sevmek, onu sürekli paylaşmak değildir. Çocuğuyla gurur duymak, onun hayatını herkesin önüne sermek anlamına gelmez. Bir çocuğun mutluluğu, sosyal medyada aldığı beğenilerle ölçülemez.
Çocukların çocukluklarını yaşayabilmeleri, yetişkinlerin tanınma arzusundan çok daha değerlidir.
Çocuk üzerinde kurulan görünmez psikolojik baskı
Çocuğun sürekli kamera karşısına çıkarılması, ondan belirli davranışlar sergilemesinin istenmesi, komik görünmeye zorlanması veya yetişkinlerin istediği tepkiyi vermediğinde eleştirilmesi ciddi biçimde sorgulanması gereken davranışlardır.
Her paylaşımın mutlaka psikolojik şiddet olduğu söylenemez. Ancak çocuğun istemediği hâlde görüntülenmesi, küçük düşürücü içeriklere konu edilmesi, duygularının istismar edilmesi veya sosyal medya başarısı için baskı altında tutulması psikolojik açıdan zarar verici olabilir.
Bazen yetişkinler yaptıklarının farkına bile varmazlar. Çocuğun ağlamasını komik bulur, korkusunu eğlenceye dönüştürür, öfkesini izlenme malzemesi yapar ve bunu masum bir video olarak görürler.
Oysa çocuğun dünyasında yaşananlar, yetişkinlerin düşündüğü kadar basit olmayabilir.
Çocuk, kendisiyle alay edildiğini, insanların onunla dalga geçtiğini veya yalnızca belirli davranışlar sergilediğinde ilgi gördüğünü düşünebilir. Sürekli beğenilme beklentisiyle büyüyen bir çocuk, zamanla kendi değerini başkalarının tepkileri üzerinden değerlendirmeye başlayabilir.
Bir çocuk için en önemli ihtiyaçlardan biri, olduğu gibi kabul edilmektir. Her zaman gülmek, her zaman eğlendirmek, her zaman başarılı görünmek zorunda değildir. Ağlamaya, hata yapmaya, sessiz kalmaya, utanmaya ve kendi duygularını özel yaşamaya da hakkı vardır.
Anne babaların görevi, çocuklarını kamera karşısında kusursuz göstermeye çalışmak değil; gerçek hayatta kendilerini güvende hissetmelerini sağlamaktır.
Çocukların bedensel, ruhsal ve düşünsel gelişimi ihmal edilmemeli
Çocukluk dönemi, insan kişiliğinin ve temel alışkanlıklarının geliştiği önemli bir süreçtir. Bu dönemde çocukların oyun oynamaya, hareket etmeye, uyumaya, kitap okumaya, arkadaşlarıyla iletişim kurmaya ve doğayı tanımaya ihtiyacı vardır.
Ekran başında geçirilen zamanın ölçüsüz biçimde artması, bu temel ihtiyaçların önüne geçtiğinde çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir.
Uzun süre hareketsiz kalmak fiziksel sağlığı olumsuz etkileyebilir. Uyku saatlerinin bozulması çocuğun dinlenmesini güçleştirebilir. Yaşına uygun olmayan içeriklere maruz kalması korku, kaygı ve yanlış davranış modelleriyle karşılaşmasına yol açabilir. Sürekli hızlı ve dikkat çekici içeriklere yönelmek de bazı çocukların derslere, kitaplara veya daha uzun süreli etkinliklere odaklanmasını zorlaştırabilir.
Elbette her çocuk aynı şekilde etkilenmez. Burada önemli olan, teknolojiyi bütünüyle düşman ilan etmek değil; çocuğun yaşına, ihtiyaçlarına ve gelişimine uygun sınırlar belirlemektir.
Teknoloji doğru kullanıldığında öğrenmeyi destekleyebilir, yeni bilgiler kazandırabilir ve yaratıcılığı geliştirebilir. Yanlış kullanıldığında ise çocuğun zamanını, dikkatini, mahremiyetini ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.
Çocukların dijital dünyada sağlıklı gelişebilmesi için yetişkinlerin rehberliğine ihtiyacı vardır. Çünkü çocuk, yalnızca bir ekranın karşısında değil, aynı zamanda gördüğü davranışları öğrenerek büyür.
İlk sorumluluk anne babaların omuzlarında
Çocukların teknolojiyle ilişkisini konuşurken anne babaların sorumluluğunu görmezden gelemeyiz.
Bir çocuğun eline telefon vermek, onu uzun süre ekran karşısında bırakmak veya sosyal medya hesaplarında yaptığı her davranışı paylaşmak kolay olabilir. Zor olan, çocuğa sınır koymak, onunla zaman geçirmek, sorularına cevap vermek ve teknoloji kullanımını bilinçli biçimde yönlendirmektir.
Çocuklar çoğu zaman kendilerine söylenenlerden çok, yetişkinlerin yaptıklarını örnek alırlar.
Anne baba yemek masasında sürekli telefonuyla ilgileniyorsa, çocuğundan ekranı bırakmasını istemek yeterli olmayacaktır. Yetişkinler her olayı kaydetmeye çalışıyorsa, çocuk da hayatın yaşanacak bir deneyimden çok görüntülenecek bir gösteri olduğunu düşünebilir.
Bu nedenle dijital eğitim aileden başlamalıdır.
Anne babalar çocuklarına yalnızca telefon kullanmayı değil, telefonun ne zaman bırakılması gerektiğini de öğretmelidir. İnternette karşılaştıkları her bilginin doğru olmadığını, her görüntünün paylaşılmasının uygun olmayacağını, insanların özel hayatına saygı gösterilmesi gerektiğini anlatmalıdır.
Daha da önemlisi, çocuklarına kendilerini sevmek için takipçilere, beğenilere ve başkalarının onayına ihtiyaç duymadıklarını hissettirmelidirler.
Çocuğun başarısını kaç kişinin izlediğiyle değil, ne öğrendiğiyle değerlendirmeliyiz. Bir çocuğun değerini kaç kişinin tanıdığıyla değil, nasıl bir insan olarak yetiştiğiyle ölçmeliyiz.
Anne babanın asıl başarısı, çocuğunu sosyal medyada ünlü yapmak değil; onu hayata hazırlamaktır.
Kötü davranış gösteren çocukları sosyal medyada hedef göstermek de yanlıştır
Meselenin bir başka boyutu da sosyal medyada yanlış davranışlar sergileyen çocukların görüntülerinin paylaşılmasıdır.
Bir çocuğun arkadaşına kötü davrandığını, kavga ettiğini, saygısızca konuştuğunu veya yanlış bir hareket yaptığını gösteren videolar bazen kısa sürede geniş kitlelere ulaşabiliyor. İnsanlar bu görüntüleri izleyerek öfkeleniyor, çocuğu ağır sözlerle eleştiriyor ve kimi zaman onu herkesin önünde suçlu ilan ediyor.
Oysa burada unutulmaması gereken temel bir gerçek vardır: Çocuklar hâlâ öğrenme ve gelişme sürecindedir.
Bir çocuğun yanlış davranışı elbette görmezden gelinmemelidir. Çocuklara saygı, empati, sorumluluk ve başkalarının haklarını gözetme bilinci kazandırılmalıdır. Ancak yanlış davranışı düzeltmekle çocuğu toplumun önüne atmak birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
Bir çocuğun hatasını milyonlarca kişiye göstermek, onu aşağılamak veya kimliğini açığa çıkararak hedef hâline getirmek eğitim değildir. Bu yaklaşım, çocuğun etiketlenmesine, akran zorbalığına maruz kalmasına ve geçmişte yaptığı bir hatanın yıllarca karşısına çıkmasına neden olabilir.
Üstelik bir videonun birkaç saniyesi, olayın bütününü açıklamayabilir. Öncesinde ne yaşandığını, çocuğun hangi koşullarda bulunduğunu veya davranışın arkasındaki nedenleri bilmeden kesin hükümler vermek doğru değildir.
Yanlış davranışın sorumluluğunu öğretmek gerekir; fakat bunun yolu çocuğu aşağılamak değildir.
Çocuklara sınır koymak, gerektiğinde yaptırım uygulamak ve davranışlarının sonuçlarını göstermek mümkündür. Bunları yaparken çocuğun kişiliğini hedef almamak, onu aşağılamamak ve mahremiyetini korumak da mümkündür.
Bir çocuğu toplumun önünde utandırmak kolaydır; ona doğruyu öğretmek ise emek, sabır ve sorumluluk ister.
Dijital linç, eğitim değildir
Sosyal medyada bazen yetişkinlerin bile öfkeyle hareket ettiğini, insanları dinlemeden yargıladığını ve başkalarının hayatları hakkında kolayca hüküm verdiğini görüyoruz. Peki, yetişkinlerin bu davranışları sergilediği bir ortamda çocuklara nasıl sağlıklı bir iletişim kültürü kazandırabiliriz?
Bir çocuğun hatalı davranışını paylaşarak binlerce kişiyi ona karşı kışkırtmak, onu küçük düşürücü sözlerle anmak veya başkalarını çocuğun peşine düşmeye teşvik etmek kabul edilemez.
Çocuğu korumak, yanlış davranışı onaylamak demek değildir. Çocuğu eleştirmekle çocuğun kişiliğine saldırmak arasında önemli bir fark vardır.
Bir okulda yaşanan sorun varsa okul yönetimi ve ilgili uzmanlar devreye girmelidir. Bir çocuk başka bir çocuğa zarar veriyorsa durumun ciddiyetine uygun şekilde ele alınması, mağdur olan çocuğun korunması ve sorumlu davranan çocuğun da eğitim yoluyla desteklenmesi gerekir.
Gerekli durumlarda aileler, öğretmenler ve yetkili kurumlar birlikte hareket etmelidir. Ancak olayları sosyal medyada teşhir etmek, çocukların kimliklerini yaymak ve onları dijital bir cezalandırma sürecine sürüklemek çözüm olarak görülmemelidir.
Çünkü dijital ortamda yapılan bir paylaşımın etkisi, paylaşımın silinmesiyle her zaman ortadan kalkmaz.
Çocukların hatalarını düzeltebilecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri ve yeniden doğru davranışlar öğrenebilecekleri bir ortam oluşturmalıyız. Onları geçmişte yaptıkları bir yanlışla sonsuza kadar tanımlamamalıyız.
Sosyal medya şirketleri ve içerik üreticileri de sorumluluk taşıyor
Bu sorun yalnızca ailelerin meselesi değildir. Sosyal medya platformlarının, içerik üreticilerinin, reklam verenlerin ve toplumun da önemli sorumlulukları vardır.
Çocukların yer aldığı içerikler daha fazla izleniyor diye her görüntünün paylaşılmasını normal kabul edemeyiz. Çocuğun mahremiyetini ihlal eden, onu küçük düşüren veya tehlikeye atan içeriklerin sıradan bir eğlence ürünü gibi sunulmasına karşı bilinçli olmalıyız.
İçerik üreticileri, özellikle çocukların görüntülerini paylaşırken onların güvenliğini ve gelecekteki haklarını gözetmelidir. Çocuğun yaşı gereği tam olarak değerlendiremeyeceği sonuçlar doğurabilecek paylaşımlar konusunda çok daha dikkatli davranılmalıdır.
Sosyal medya platformları da çocukların güvenliğini destekleyen politikalar uygulamalı, zararlı içeriklerin bildirilmesini kolaylaştırmalı ve çocukların hedef gösterilmesini önlemeye yönelik önlemler almalıdır.
Toplum olarak bizlerin de izleme, beğenme ve paylaşma alışkanlıklarımızı sorgulamamız gerekiyor. Bir çocuğun ağlamasını, korkmasını, küçük düşmesini veya yanlış davranışını eğlenceli bulup paylaşmak, bu içeriklerin daha geniş kitlelere ulaşmasına katkıda bulunabilir.
Her görüntüyü izlemek zorunda değiliz. Her olayı paylaşmak zorunda değiliz. Her yanlışın görüntüsünü başkalarına göstermek zorunda değiliz.
Bazen yapılabilecek en doğru davranış, paylaşımın yayılmasına katkıda bulunmamak ve çocukların korunmasını sağlayacak uygun yollara başvurmaktır.
Çocuklara yasaklar değil, bilinç ve rehberlik kazandırmalıyız
Teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak mümkün olmadığı gibi, bunu tek çözüm olarak görmek de doğru değildir. Çocukların dijital dünyada kendilerini koruyabilmeleri için bilgiye, rehberliğe ve güvenilir yetişkinlere ihtiyaçları vardır.
Aileler çocuklarıyla ekran kullanımı konusunda açık bir iletişim kurmalıdır. Yaşa uygun sınırlar belirlenmeli, uyku ve ders saatleri korunmalı, fiziksel etkinliklere ve yüz yüze ilişkilere yeterince zaman ayrılmalıdır.
Okullarda dijital okuryazarlık eğitimi güçlendirilmelidir. Çocuklara kişisel bilgilerini korumaları, siber zorbalığı tanımaları, yanlış bilgileri ayırt etmeleri ve çevrim içi ortamda başkalarına saygılı davranmaları öğretilmelidir.
Öğretmenler yalnızca akademik başarıya değil, çocukların sosyal ve duygusal gelişimine de önem vermelidir. Çocuğun davranışlarında belirgin değişiklikler görüldüğünde, onu hemen suçlamak yerine nedenleri anlamaya çalışmalıdırlar.
Aileler de çocuklarının davranışlarını yalnızca sosyal medyadan öğrendikleriyle değerlendirmemelidir. Çocukla konuşmak, onu dinlemek ve güven ilişkisi kurmak büyük önem taşır.
Çocuğa teknoloji konusunda rehberlik etmek, yalnızca telefonunu elinden almak değildir. Onun neden sürekli ekran başında olmak istediğini anlamak, gerçek hayatta ilgi alanları geliştirmesine yardımcı olmak ve kendisini değerli hissetmesini sağlamaktır.
Çocukların kitaplarla, sanatla, sporla, müzikle, şiirle ve doğayla buluşması desteklenmelidir. Onlara üretmenin, öğrenmenin ve paylaşmanın yalnızca sosyal medya üzerinden gerçekleşmediğini göstermeliyiz.
Bir çocuğun eline telefon vermek kadar, eline bir kitap vermek de önemlidir. Onunla bir video çekmek kadar, onunla bir parkta yürümek, bir hikâye okumak veya içten bir sohbet gerçekleştirmek de değerlidir.
Asıl hedefimiz ünlü çocuklar değil, iyi yetişmiş bireyler olmalı
Bugün çocuklarımızın geleceği hakkında konuşurken kendimize şu soruyu sormalıyız: Nasıl çocuklar yetiştirmek istiyoruz?
Daha çok takipçisi olan çocuklar mı? Kameranın karşısında daha çok beğeni toplayan çocuklar mı? Yoksa düşünebilen, sorgulayabilen, kitap okuyan, insanlara saygı gösteren, sorumluluk alan ve kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler mi?
Elbette çocukların yeteneklerini ortaya koymaları, sanatla ilgilenmeleri, kendilerini ifade etmeleri ve ürettiklerini paylaşmaları değerlidir. Ancak bu süreç çocuğun yararına, yaşına uygun ve güvenli biçimde yürütülmelidir.
Çocuğun yeteneğini desteklemekle onu bir kazanç veya tanınma aracına dönüştürmek arasında büyük fark vardır.
Çocuklarımıza başarıyı yalnızca para, şöhret ve popülerlik üzerinden anlatırsak, onların hayata bakışını da daraltmış oluruz. Oysa gerçek başarı; dürüst olmak, başkalarına saygı göstermek, sorumluluk almak, emek vermek ve öğrendiklerini hayatına uygulayabilmektir.
Bir çocuğun yüz binlerce kişi tarafından tanınması, onun mutlaka mutlu, özgüvenli veya başarılı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, sosyal medyada görünmeyen bir çocuğun daha az değerli olduğu da söylenemez.
Çocukların kendi yeteneklerini keşfetmelerine fırsat vermeli, onları başkalarıyla kıyaslamamalı ve her çocuğun kendine özgü bir gelişim süreci olduğunu unutmamalıyız.
Çünkü çocukluk, yetişkinlerin hayallerini gerçekleştirecek bir yarış alanı değil; insanın kendisini tanımayı, başkalarıyla yaşamayı ve dünyayı anlamayı öğrendiği özel bir dönemdir.
Sonuç: Çocukları teşhir etmeyelim, eğitelim; yargılamayalım, yol gösterelim
Toplum olarak çocuklarımızın geleceği konusunda daha duyarlı olmak zorundayız.
Anne babalar, çocuklarının her görüntüsünü paylaşmanın bir hak değil, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir sorumluluk olduğunu anlamalıdır. Sosyal medya uğruna çocukların mahremiyetinden, güvenliğinden ve ruhsal ihtiyaçlarından ödün verilmemelidir.
İçerik üreticileri, çocukların yaşadığı sorunları izlenme aracı hâline getirmemelidir. Sosyal medya kullanıcıları, yanlış davranan çocukları hedef göstererek sorunu büyütmemelidir. Eğitimciler, aileler ve ilgili kurumlar çocukların gelişimini destekleyen ortak bir anlayış geliştirmelidir.
Çocukların hataları olabilir. Yanlış davranışlar sergileyebilir, kuralları öğrenmekte zorlanabilir ve zaman zaman yetişkinlerin rehberliğine ihtiyaç duyabilirler. Önemli olan, bu hataları nasıl ele aldığımızdır.
Bir çocuğu herkesin önünde küçük düşürmek yerine ona doğru davranışı öğretmek, onu suçlamak yerine anlamaya çalışmak, onu bir görüntüye indirgemek yerine kişiliğinin gelişmesine katkıda bulunmak zorundayız.
Unutmayalım ki çocuklar yalnızca ailelerinin değil, gelecekte birlikte yaşayacağımız toplumun da bir parçasıdır. Onların bugün nasıl yetiştirildiği, yarının insan ilişkilerini, eğitim anlayışını ve toplumsal değerlerini etkileyecektir.
Çocuklarımızı ekranların insafına bırakmayalım. Onlara teknoloji kullanmayı öğretirken insan olmanın değerini de anlatalım. Beğenilerin geçici, bilginin kalıcı; şöhretin değişken, karakterin ise hayat boyu önemli olduğunu gösterelim.
Onları sosyal medyada görünür kılmaya çalışırken gerçek hayatta yalnız bırakmayalım. Her anlarını kaydetmek yerine anı birlikte yaşayalım. Hatalarını bütün dünyaya duyurmak yerine doğruyu öğrenmelerine yardımcı olalım.
Çocuklarımızın geleceğini takipçi sayılarıyla ölçmeyelim. Onların kitaplarla, eğitimle, sevgiyle, saygıyla, sanatla ve bilimle büyümesini sağlayalım.
Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, sosyal medyada kaç çocuğunun fenomen olduğu değil; kaç çocuğunun kendini güvende hissettiği, kaç çocuğunun eğitim aldığı, kaç çocuğunun düşünmeyi öğrendiği ve kaç çocuğunun umutla geleceğe bakabildiğidir.
Çocuklarımızı fenomen yapmak için değil, iyi insan yetiştirmek için emek verelim. Onları hedef göstermek için değil, doğru yola yönlendirmek için konuşalım. Çünkü çocukların geleceği, bizim bugünkü sorumluluğumuzdur.
Çocuğun elinden telefonu almak bazen gerekebilir; ama asıl mesele, onun eline kitap, kalbine sevgi, zihnine bilgi ve hayatına umut verebilmektir
Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Ekleme
Tarihi: 22 Ekim 2026 -Perşembe
ÇOCUKLAR FENOMEN OLMA HAYALLERİNE DEĞİL, SAĞLIKLI BİR GELECEĞE İHTİYAÇ DUYAR!
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.