Miras Söz Konusu Olunca Hatırlanan Anne Baba, Yaşlılığında Neden Yük Oluyor?
Bir toplumun vicdanı, yaşlılarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Bir evladın gerçek yüzü ise anne ve babasının elinden tutacak gücü kalmadığında ortaya çıkar.
Hayatın acı bir gerçeği var: Bazı insanlar çocukları büyüyünce kendilerini hayata yeniden başlamış sayıyor. Oysa o çocukları büyüten anne ve babalar, çoğu zaman tam da bu dönemde yaşlanıyor, güçten düşüyor, hastalanıyor ve bir çift güzel söze, sıcak bir ele, tanıdık bir yüze her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Ne var ki yıllarca evlatlarının üzerine titreyen kimi anne babalar, ömürlerinin son döneminde kendi evlatlarına yük oldukları düşüncesiyle baş başa bırakılıyor.
Bir zamanlar geceleri çocuklarının başında sabahlayan anneler, bugün bir telefonun çalmasını bekliyor. Evladının ateşi yükseldiğinde sabaha kadar uyumayan babalar, şimdi kendi hastalıklarında birilerinin kendilerini sormasını bekliyor. Dün küçücük ellerinden tuttukları çocuklarının bugün kendilerine ayıracak beş dakikası bile olmayabiliyor.
Peki, ne değişti?
Çocuklar mı büyüdü, yoksa vicdanlar mı küçüldü?
Elbette her huzurevine yerleştirilen anne babanın evladı vefasız değildir. Bazen ağır hastalıklar, bakıma muhtaçlık, evde bakım imkânlarının yetersizliği ve ailelerin aşamadığı güçlükler böyle bir tercihi zorunlu kılabilir. Huzurevi, her durumda terk edilmek anlamına gelmez. Asıl mesele, bir insanın hangi binada yaşadığı değil; kendisini sevenlerin hayatında hâlâ bir yeri olup olmadığıdır.
Ancak bugün üzerinde durmamız gereken başka bir gerçek var: Yaşlı anne babasını bakım ihtiyacını gerekçe göstererek hayatından çıkaran, ardından da bunu çocuklarının iyiliği için yaptığını söyleyerek kendisini teselli eden bir anlayış!
Çocuklarım var, onların düzeni bozulmasın! Evim küçük, sorumluluğum çok, işim gücüm var!
Peki, sen çocukken annenin uykusu bölünmedi mi? Babanın sofrasından eksilmedi mi? Sen hastalandığında onların işi, gücü, dinlenmesi bir kenara bırakılmadı mı? Senin geleceğin için kendi hayallerini erteleyen insanlar, bugün senin hayatında neden bir yer bulamıyor?
Senin çocukların huzur içinde büyüsün diye dedelerini ve ninelerini hayatınızdan uzaklaştırmak gerçekten onların iyiliği mi? Yoksa onlara, yaşlanan insanın artık değer taşımadığına dair yanlış bir ders mi veriyorsun?
Çocuklara bırakılacak en büyük miras yalnızca bir ev, bir arsa, bir banka hesabı değildir. Onlara bırakılacak en büyük miras, insanlık ve merhamettir. Çünkü bugün anne babasına davranış biçimini normalleştiren bir çocuk, yarın kendi anne babalığına dair aynı sorularla karşılaşabilir. Çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da öğrenir.
KUR’AN’IN EMRİ AÇIK: “ÖF” BİLE DEME!
Yüce Allah, İsrâ Suresi’nin 23. ayetinde şöyle buyurur:
“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, ana-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘Öf!’ bile deme; onları azarlama, onlara güzel söz söyle.”
Aynı surenin 24. ayetinde ise anne babaya merhametle yaklaşılması ve onlar için dua edilmesi öğütlenir:
“Onlara merhamet ederek alçak gönüllülük kanadını indir ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara merhamet et!’ de.”
Bu ayetler yalnızca güzel bir ahlak tavsiyesi değildir; Müslümanın anne babasına karşı sorumluluğunu hatırlatan güçlü bir ilahi çağrıdır.
Dikkat edin: Rabbimiz, yaşlanan anne babaya karşı en küçük bir hoşnutsuzluk ifadesinden bile sakındırıyor. Çünkü yaşlılık, insanın en hassas dönemlerinden biridir. İnsan bazen aynı şeyi defalarca anlatır, bazen yavaş yürür, bazen unutkanlaşır, bazen de yalnızca yanında birinin oturmasını ister. Gençken kolayca yaptığı işleri artık yapamayabilir.
İşte evlatlığın sınandığı yer tam da burasıdır.
Anne babanın gençliğinde değil, güçsüzlüğünde; sana verebildiklerinde değil, artık senden ilgi beklediklerinde belli olur insanın vefası.
Kur’an’ın emri, anne babaya hakaret etmemekle sınırlı değildir. Güzel söz söylemek, merhamet göstermek, onları gözetmek ve ihtiyaçlarını imkânlar ölçüsünde karşılamak da bu sorumluluğun bir parçasıdır.
İnsanın diliyle “Elhamdülillah, Müslümanım” demesi kolaydır. Asıl mesele, inandığı değerleri hayatına taşıyabilmesidir. Cami kapısında saygılı, toplum içinde nazik, dostları arasında vefalı görünen bir insan; kendi anne babasının yanında sabırsız, kırıcı ve ilgisiz davranıyorsa dönüp kendi vicdanına bakmalıdır.
İbadet, insanın merhametini de büyütmelidir. İnanç, insanı ailesinin yaşlılarına karşı daha duyarlı kılmalıdır.
ANNE BABANIN EMEĞİ HESAPLA ÖDENMEZ
Bir annenin evladına verdiği emek, bir babanın ailesi için çektiği sıkıntı, bir muhasebe defterine yazılıp günün sonunda kapatılacak hesap değildir.
Çocukken seni kim yıkadı? Kim yemeğini hazırladı? Kim okul yolunu gözledi? Kim hastalandığında başında bekledi? Kim senin geleceğin için çalıştı, yoruldu, kaygılandı?
Belki annen kendi ihtiyaçlarını erteledi. Belki baban, evladının eksiği kalmasın diye kendisine gerekeni alamadı. Belki sen büyüyene kadar onlar nice sıkıntıyı içine attı.
Bugün ise bazı evlatlar, anne babalarının bakımını bir masraf kalemi, onların ihtiyaçlarını bir yük, zaman ayırmayı da gereksiz bir fedakârlık gibi görüyor.
Bir insanın hayatı boyunca ailesi için yaptığı fedakârlıkların karşılığı elbette kuruşu kuruşuna ödenemez. Zaten anne baba sevgisi bir alacak verecek hesabı değildir. Fakat bundan, evladın sorumluluğunun bulunmadığı sonucu da çıkmaz. Tam tersine, insanlık borcu dediğimiz şey burada başlar.
Anne babana bir ömür borçlu hissetmen, kendini suçlayarak yaşaman anlamına gelmez. Onlara hak ettikleri saygıyı göstermek, ihtiyaçlarını önemsemek, imkânın ölçüsünde yanlarında olmak ve gönüllerini hoş tutmak demektir.
Bazen bir telefon, bazen bir ziyaret, bazen birlikte içilen bir çay, bazen de sabırla dinlenen bir hatıra…
Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Fakat yalnızlıkla mücadele eden yaşlı bir insan için dünyanın en büyük mutluluğu olabilir.
Bir evladın verebileceği en değerli şeylerden biri, anne babasına hâlâ değerli olduklarını hissettirmektir.
“ÇOCUKLARIMIN İYİLİĞİ İÇİN” DİYENLERE BİR SORU
Anne babasını huzurevine yerleştiren herkesi aynı kefeye koymak haksızlıktır. Bazen profesyonel bakım gerçekten gereklidir. Ağır hastalığı olan, sürekli gözetim isteyen ya da evde yeterli bakım sağlanamayan bir yaşlı için huzurevi veya uzman desteği doğru bir çözüm olabilir.
Fakat mesele, gerekli bakımı sağlamak değil de anne babayı kendi hayatının dışına çıkarmaksa, işte orada durup düşünmek gerekir.
“Çocuklarımın psikolojisi bozulmasın, düzenleri değişmesin, rahatları kaçmasın” diyerek yaşlı anne babasının bütün ihtiyaçlarını başkalarının üzerine bırakanlara sormak gerekir: Çocuklarının rahatını düşünürken kendi anne babanın huzurunu neden aynı ölçüde düşünmüyorsun?
Çocuğunun dedesiyle, ninesiyle güzel hatıralar biriktirmesini istemiyor musun? Onların geçmişini, tecrübelerini, anlattıkları hikâyeleri tanımasını arzulamıyor musun? Elbette her evin şartları farklıdır. Her kuşağın bir arada yaşaması da her zaman mümkün değildir. Ancak farklı evlerde yaşamak, farklı hayatlar sürmek; bağları koparmayı, ilgiyi kesmeyi, yaşlı insanı unutmayı gerektirmez.
İnsan hem kendi çocuklarını koruyabilir hem anne babasına karşı sorumluluklarını yerine getirebilir. Bunun yolu bazen aile içinde iş bölümü yapmaktan, bazen profesyonel bakım almaktan, bazen de daha çok sabır ve anlayış göstermeyi öğrenmekten geçer.
Mesele aynı çatı altında yaşamak değil, aynı vicdanın altında buluşabilmektir.
Bir huzurevinin kapısından içeri giren yaşlı insanın elini tutuyor, onu düzenli ziyaret ediyor, sağlık ve bakım ihtiyaçlarıyla ilgileniyor, kararlarına saygı duyuyorsanız bakım sorumluluğunuzu yerine getirmek için çaba gösteriyorsunuz demektir. Ama onu bir kuruma yerleştirip ardından arayıp sormuyor, bayramlarda bile hatırlamıyor, kendisini kimsesiz hissetmesine seyirci kalıyorsanız mesele yalnızca bakım değildir; mesele vefadır.
MİRAS GÜNÜ GELİNCE HERKESİN HAFIZASI GERİ Mİ GELİYOR?
Gelelim işin en acı tarafına…
Anne babanın yaşı ilerlemiş, sağlıkları bozulmuş, konuşmaları yavaşlamış, ihtiyaçları artmış… Fakat bazı evlatlar için artık onlara ayrılacak zaman yoktur. Aramak zahmettir, ziyaret yük gibi görülür, hastaneye götürmek büyük fedakârlık sayılır.
Ne var ki aynı anne babanın evi, arsası, tarlası, birikimi ya da mirası söz konusu olduğunda birdenbire bütün hesaplar açılır.
Daha dün “Vaktim yok” diyenler, bugün tapunun peşine düşebilir. Anne babasının bir isteğini dinlemeye sabrı olmayanlar, mal paylaşımı konuşulurken saatlerce oturabilir. Yaşlılığında hatırını sormayanlar, miras söz konusu olduğunda en yakın evlat olduklarını hatırlayabilir.
İşte insanın içini acıtan çelişki budur!
Anne babanın duasına vakit bulamayan, malına mülküne vakit buluyor. Onların yalnızlığına çare aramayan, mirasın paylaşımına çare arıyor. Bir fincan çayı birlikte içmeyi düşünmeyen, yıllarca biriktirilmiş servetin hesabını yapabiliyor.
Burada herkesi suçlamak değil, vicdanları sorgulamak gerekiyor.
Anne babanın malı kıymetli de kendileri mi kıymetsiz? Onların biriktirdikleri para değerli de o parayı biriktirirken geçirdikleri ömür mü değersiz?
Bir evin tapusu, bir tarlanın sınırı, bir hesabın bakiyesi; insanın anne babasına duyduğu sevginin ölçüsü olamaz. Miras, hukukun belirlediği kurallar çerçevesinde paylaşılır. Fakat anne babaya gösterilecek merhamet, tapu dairesinde değil, hayatın içinde belli olur.
Üstelik insanın asıl imtihanı, eline bir şey geçmesini beklemeden iyilik yapabilmesidir.
Anne babana yalnızca sana bir ev bırakacakları için iyi davranıyorsan bu sevgi değil, çıkar ilişkisidir. Onları miras nedeniyle arıyor, mal paylaşımı gündeme gelince hatırlıyorsan orada evlatlık duygusunun yerini başka hesaplar almış demektir.
Anne babanın malı onların hakkıdır. Onların hayatları, ihtiyaçları ve kararları da saygıyı hak eder. Yaşlılıklarını miras pazarlığına dönüştürmek, insani ilişkileri para hesabına indirgemektir.
Bir gün o evin anahtarını eline alabilirsin. Ama anne babanın sana son kez seslendiği günü, son kez elini tuttuğun anı, son kez birlikte içtiğiniz çayı geri getiremezsin.
Mal yeniden kazanılabilir. Kaybedilen zaman kazanılamaz.
ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ BİTTİ, AİLE BAĞI DA MI BİTTİ?
Bir anne baba, çocuğunu yalnızca okuldan mezun etmek için büyütmez. Onu hayata hazırlamak, iyi bir insan olarak yetişmesini sağlamak, kendi ayakları üzerinde durmasına yardımcı olmak için yıllarını verir.
Çocuğun eğitimi tamamlanır, mesleği olur, kendi yuvasını kurar. Anne baba ise bir süre sonra yaşlanır. Evlat artık kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmiştir.
Peki, aile bağları tam da bu noktada mı sona erecek?
Çocukların büyümesi, anne babanın görevini bitirdiği anlamına gelmediği gibi; anne babanın yaşlanması da evlatların sorumluluğunun sona erdiği anlamına gelmez. İlişkiler elbette zamanla değişir. Herkesin kendine ait bir hayatı, ailesi, işi ve sorumlulukları vardır. Ancak aile olmanın anlamı, herkesin yalnızca kendi rahatını düşündüğü bir düzene indirgenemez.
Anne babanın yıllarca çocuklarına ayırdığı zamanın aynısını evlatlarının ayırması her zaman mümkün olmayabilir. Fakat hiçbir insanın hayatında anne babasına ayıracak hiçbir zaman bulunmaması da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bir telefon görüşmesi için ne kadar zamana ihtiyaç var? Bir ziyaret için ne kadar fedakârlık gerekiyor? Bir hastane randevusunda yanında bulunmak, bir ihtiyacını sormak, bir hatırasını dinlemek neden bu kadar zor olsun?
Bazen mesele zamanın yokluğu değil, önceliklerin sıralanışıdır.
İnsan dostlarına, gezmeye, alışverişe, eğlenceye ve günlük telaşlara vakit ayırabiliyor; fakat anne babasına gelince sürekli mazeret üretiyorsa kendi hayatına dürüstçe bakmalıdır.
Elbette her evlat ailesine aynı şekilde yakınlık kuramayabilir. Kimi anne babalar da çocuklarına karşı ağır hatalar yapmış, onları incitmiş veya güvenli olmayan ilişkiler oluşturmuş olabilir. Böyle durumlarda kişinin sınırlarını koruması ve güvenliğini gözetmesi önemlidir. Anne babaya saygı, her türlü haksızlığa sessiz kalmak ya da kişinin kendisini tehlikeye atması demek değildir.
Fakat sırf rahatımız bozulmasın, sorumluluk üstlenmeyelim, hayatımıza kimse karışmasın diye yaşlılarımızı yok saymayı da normalleştiremeyiz.
Aile bağı, yalnızca aynı soyadını taşımaktan ibaret değildir. Aile bağı; hatırlamak, aramak, dinlemek, gerektiğinde destek olmak ve insanın zor gününde yanında durabilmektir.
YAŞLILIK BİR AYIP DEĞİL, HAYATIN GERÇEĞİDİR
Bugün genç olan yarın yaşlanacaktır. Bugün başkasının yavaş yürümesine sabırsızlanan, bir gün kendisi de yavaşlayabilir. Bugün unutkanlık karşısında öfkelenen, yarın başkalarının sabrına ihtiyaç duyabilir. Bugün bakım ihtiyacını küçümseyen, bir gün kendisi de desteğe muhtaç olabilir.
İnsan yaşlanmayı seçmez; ama yaşlanan insana nasıl davranacağını seçebilir.
Yaşlılık, insanın değerinin azaldığı bir dönem değildir. Saçların ağarması, adımların yavaşlaması, hafızanın zayıflaması, bir insanın onurunu eksiltmez. Bir insanın geçmişte verdiği emek, yaşlandığında da anlamını korur.
Anne babalarımız yalnızca geçmişimizin bir parçası değildir. Onlar hayatımızın kökleridir. Köklerine sırt çeviren bir ağacın gölgesinin ne kadar kalıcı olacağını kim bilebilir?
Onların anlattığı hikâyeler, ailemizin geçmişi, yaşadıkları zorluklar, öğrendikleri dersler birer hatıradır. Yaşlı bir insanın anlatacaklarını tekrar etmesi bazen sabrımızı zorlayabilir. Fakat bir gün o sesin artık duyulmadığını fark ettiğimizde, keşke bir kez daha dinleseydik diye düşünebiliriz.
Hayattayken göstermediğimiz ilgiyi, ölümünden sonra mezar başında söylediğimiz sözlerle tamamlayamayız.
Elbette dua etmek, mezar ziyaretinde bulunmak ve geçmişi hayırla anmak değerlidir. Fakat insanın sağlığında gösterilmeyen ilgi ve merhametin yerini yalnızca ölümünden sonraki törenler dolduramaz.
Bir demet çiçeği mezara bırakmadan önce, mümkünse o çiçeği annemizin eline verelim. Babamızın mezar taşına güzel sözler yazmadan önce, hayattayken kendisine güzel sözler söyleyelim. Bir gün pişman olmamak için bugün arayalım, bugün soralım, bugün yanlarında olalım.
BU TOPLUMUN VİCDANI NE DURUMDA?
Bir toplumun gelişmişliğini yalnızca binalarının yüksekliğiyle, yollarının genişliğiyle, ekonomik gücüyle ölçemeyiz. Asıl ölçülerden biri, bakıma muhtaç insanlarına nasıl davrandığıdır.
Yaşlıların korunması yalnızca ailelerin omuzlarına bırakılabilecek bir mesele de değildir. Devletin, yerel yönetimlerin, sosyal hizmet kuruluşlarının ve toplumun birlikte sorumluluk üstlenmesi gerekir. Evde bakım hizmetleri, gündüzlü destek merkezleri, erişilebilir sağlık hizmetleri ve ailelere yönelik rehberlik çalışmaları güçlendirilmelidir.
Çünkü bazı aileler gerçekten çaresiz kalabiliyor. Bakım sorumluluğunu tek başına üstlenen bir evlat hem çalışmak hem çocuklarını büyütmek hem de ağır bakım ihtiyacı olan bir anne babaya yetişmek zorunda kalabiliyor. Bu insanları suçlamak yerine onlara destek olmak gerekir.
Ancak sosyal desteklerin yetersizliği, imkânı olduğu hâlde anne babasını ihmal edenlerin mazereti hâline de getirilmemelidir.
Burada birbirinden ayrılması gereken iki durum var: Bakım ihtiyacını karşılamak için kurumsal destek almak ve insanı hayatından silmek.
Birincisinde sorumluluk paylaşılır. İkincisinde ise bazen sorumluluk terk edilir.
Huzurevleri, yaşlıların güvenli ve nitelikli bakım alabileceği kurumlar olmalıdır. Orada yaşayan insanlar unutulmaya değil, saygıya layıktır. Onların evlatlarıyla görüşmeleri, sosyal hayata katılmaları, kendilerini değerli hissetmeleri önemlidir.
Sorun huzurevinin varlığı değil; bir insanın oraya hangi anlayışla bırakıldığı, sonrasında ne kadar arandığı ve hayatın dışında bırakılıp bırakılmadığıdır.
Toplum olarak yaşlılığı bir yük, bakımı bir külfet, vefayı da gereksiz bir duygu gibi görmeye başlarsak yalnızca anne babalarımızı değil, geleceğimizi de yoksullaştırmış oluruz.
SON SÖZ: MİRASIN EN BÜYÜĞÜ VEFADIR
Ey anne babası hayatta olan evlat!
Bugün kendine birkaç soru sor.
Annemin hatırını en son ne zaman sordum? Babamın bir ihtiyacı olup olmadığını ne zaman öğrendim? Onlarla konuşurken sesimi yükselttim mi? Bir isteklerini erteleyip durdum mu? Birlikte geçirebileceğimiz güzel bir günü, gereksiz telaşlara kurban ettim mi?
Ve en önemlisi: Onların varlığını bir nimet olarak mı görüyorum, yoksa hayatımın önünde bir engel olarak mı?
Cevapların seni rahatsız ediyorsa henüz geç kalmış sayılmazsın. Bir telefon aç. Bir ziyaret planla. Kırdıysan özür dile. Birlikte çay iç. Sağlıklarını, ihtiyaçlarını, gönüllerinden geçenleri sor. Bakım gereksinimleri varsa aile içinde adil bir iş bölümü yap; gerekiyorsa uzmanlardan destek al. Onları kendi hayatlarının kararlarına kat, onurlarını koru.
Anne babanın senden beklediği her zaman büyük bir fedakârlık değildir. Bazen yalnızca kendilerini unutmadığını bilmektir.
Miras için kapı aşındıranlara, anne babasının kapısını da aşındırmasını tavsiye ederim. Tapunun yerini soranlar, bir gün sağlıklarını da sorsun. Malın hesabını yapanlar, verilen emeğin değerini de düşünsün. Bir evin anahtarına sahip olmak isteyenler, o evde kendilerini bekleyen iki yaşlı yüreğin hatırını da bilsin.
Çünkü insanın gerçek zenginliği, kendisine kalan malların toplamı değil; hayattayken koruyabildiği gönül bağlarının toplamıdır.
Kur’an’ın “Öf!” bile demeyin uyarısı, bize yalnızca bir kelimeyi yasaklamıyor; merhametsizliğe karşı vicdanımızı da uyandırıyor. Anne babaya saygı, gösteriş için söylenen sözlerle değil, gündelik hayatta sergilenen davranışlarla ölçülüyor.
Unutmayalım: Bir gün hepimiz yaşlanacağız. Bir gün biz de bir telefonun çalmasını, bir kapının açılmasını, bir evladın sesini duymayı bekleyebiliriz.
O gün geldiğinde bugün yaptıklarımızın nasıl hatırlanmasını istiyorsak, bugün anne babalarımıza öyle davranalım.
Anne babanın evi küçülebilir, adımları yavaşlayabilir, ihtiyaçları artabilir. Fakat onların insanlık değeri asla küçülmez.
Mirasın peşine düşmeden önce vefanın peşine düşelim. Anne babamız hayattayken kıymetini bilelim. Çünkü mal paylaşılır, servet tükenir, evler el değiştirir; ama yaşarken esirgenen sevginin pişmanlığı insanın yüreğinde uzun yıllar kalabilir.
Ve unutmayalım: Bir evladın büyüklüğü, anne babasından ne aldığıyla değil, onların en çok ihtiyaç duyduğu zamanda ne kadar insan kalabildiğiyle ölçülür.
Anasayfa
Yazarlar
Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
Yazı Detayı
Bu yazı 225 kez okundu.
ANNE BABAYA ÖF BİLE DEMEYEN MİLLETTEN, ONLARI HUZUREVİNE BIRAKAN EVLATLARA!
Miras Söz Konusu Olunca Hatırlanan Anne Baba, Yaşlılığında Neden Yük Oluyor?
Bir toplumun vicdanı, yaşlılarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Bir evladın gerçek yüzü ise anne ve babasının elinden tutacak gücü kalmadığında ortaya çıkar.
Hayatın acı bir gerçeği var: Bazı insanlar çocukları büyüyünce kendilerini hayata yeniden başlamış sayıyor. Oysa o çocukları büyüten anne ve babalar, çoğu zaman tam da bu dönemde yaşlanıyor, güçten düşüyor, hastalanıyor ve bir çift güzel söze, sıcak bir ele, tanıdık bir yüze her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Ne var ki yıllarca evlatlarının üzerine titreyen kimi anne babalar, ömürlerinin son döneminde kendi evlatlarına yük oldukları düşüncesiyle baş başa bırakılıyor.
Bir zamanlar geceleri çocuklarının başında sabahlayan anneler, bugün bir telefonun çalmasını bekliyor. Evladının ateşi yükseldiğinde sabaha kadar uyumayan babalar, şimdi kendi hastalıklarında birilerinin kendilerini sormasını bekliyor. Dün küçücük ellerinden tuttukları çocuklarının bugün kendilerine ayıracak beş dakikası bile olmayabiliyor.
Peki, ne değişti?
Çocuklar mı büyüdü, yoksa vicdanlar mı küçüldü?
Elbette her huzurevine yerleştirilen anne babanın evladı vefasız değildir. Bazen ağır hastalıklar, bakıma muhtaçlık, evde bakım imkânlarının yetersizliği ve ailelerin aşamadığı güçlükler böyle bir tercihi zorunlu kılabilir. Huzurevi, her durumda terk edilmek anlamına gelmez. Asıl mesele, bir insanın hangi binada yaşadığı değil; kendisini sevenlerin hayatında hâlâ bir yeri olup olmadığıdır.
Ancak bugün üzerinde durmamız gereken başka bir gerçek var: Yaşlı anne babasını bakım ihtiyacını gerekçe göstererek hayatından çıkaran, ardından da bunu çocuklarının iyiliği için yaptığını söyleyerek kendisini teselli eden bir anlayış!
Çocuklarım var, onların düzeni bozulmasın! Evim küçük, sorumluluğum çok, işim gücüm var!
Peki, sen çocukken annenin uykusu bölünmedi mi? Babanın sofrasından eksilmedi mi? Sen hastalandığında onların işi, gücü, dinlenmesi bir kenara bırakılmadı mı? Senin geleceğin için kendi hayallerini erteleyen insanlar, bugün senin hayatında neden bir yer bulamıyor?
Senin çocukların huzur içinde büyüsün diye dedelerini ve ninelerini hayatınızdan uzaklaştırmak gerçekten onların iyiliği mi? Yoksa onlara, yaşlanan insanın artık değer taşımadığına dair yanlış bir ders mi veriyorsun?
Çocuklara bırakılacak en büyük miras yalnızca bir ev, bir arsa, bir banka hesabı değildir. Onlara bırakılacak en büyük miras, insanlık ve merhamettir. Çünkü bugün anne babasına davranış biçimini normalleştiren bir çocuk, yarın kendi anne babalığına dair aynı sorularla karşılaşabilir. Çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı da öğrenir.
KUR’AN’IN EMRİ AÇIK: “ÖF” BİLE DEME!
Yüce Allah, İsrâ Suresi’nin 23. ayetinde şöyle buyurur:
“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, ana-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘Öf!’ bile deme; onları azarlama, onlara güzel söz söyle.”
Aynı surenin 24. ayetinde ise anne babaya merhametle yaklaşılması ve onlar için dua edilmesi öğütlenir:
“Onlara merhamet ederek alçak gönüllülük kanadını indir ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara merhamet et!’ de.”
Bu ayetler yalnızca güzel bir ahlak tavsiyesi değildir; Müslümanın anne babasına karşı sorumluluğunu hatırlatan güçlü bir ilahi çağrıdır.
Dikkat edin: Rabbimiz, yaşlanan anne babaya karşı en küçük bir hoşnutsuzluk ifadesinden bile sakındırıyor. Çünkü yaşlılık, insanın en hassas dönemlerinden biridir. İnsan bazen aynı şeyi defalarca anlatır, bazen yavaş yürür, bazen unutkanlaşır, bazen de yalnızca yanında birinin oturmasını ister. Gençken kolayca yaptığı işleri artık yapamayabilir.
İşte evlatlığın sınandığı yer tam da burasıdır.
Anne babanın gençliğinde değil, güçsüzlüğünde; sana verebildiklerinde değil, artık senden ilgi beklediklerinde belli olur insanın vefası.
Kur’an’ın emri, anne babaya hakaret etmemekle sınırlı değildir. Güzel söz söylemek, merhamet göstermek, onları gözetmek ve ihtiyaçlarını imkânlar ölçüsünde karşılamak da bu sorumluluğun bir parçasıdır.
İnsanın diliyle “Elhamdülillah, Müslümanım” demesi kolaydır. Asıl mesele, inandığı değerleri hayatına taşıyabilmesidir. Cami kapısında saygılı, toplum içinde nazik, dostları arasında vefalı görünen bir insan; kendi anne babasının yanında sabırsız, kırıcı ve ilgisiz davranıyorsa dönüp kendi vicdanına bakmalıdır.
İbadet, insanın merhametini de büyütmelidir. İnanç, insanı ailesinin yaşlılarına karşı daha duyarlı kılmalıdır.
ANNE BABANIN EMEĞİ HESAPLA ÖDENMEZ
Bir annenin evladına verdiği emek, bir babanın ailesi için çektiği sıkıntı, bir muhasebe defterine yazılıp günün sonunda kapatılacak hesap değildir.
Çocukken seni kim yıkadı? Kim yemeğini hazırladı? Kim okul yolunu gözledi? Kim hastalandığında başında bekledi? Kim senin geleceğin için çalıştı, yoruldu, kaygılandı?
Belki annen kendi ihtiyaçlarını erteledi. Belki baban, evladının eksiği kalmasın diye kendisine gerekeni alamadı. Belki sen büyüyene kadar onlar nice sıkıntıyı içine attı.
Bugün ise bazı evlatlar, anne babalarının bakımını bir masraf kalemi, onların ihtiyaçlarını bir yük, zaman ayırmayı da gereksiz bir fedakârlık gibi görüyor.
Bir insanın hayatı boyunca ailesi için yaptığı fedakârlıkların karşılığı elbette kuruşu kuruşuna ödenemez. Zaten anne baba sevgisi bir alacak verecek hesabı değildir. Fakat bundan, evladın sorumluluğunun bulunmadığı sonucu da çıkmaz. Tam tersine, insanlık borcu dediğimiz şey burada başlar.
Anne babana bir ömür borçlu hissetmen, kendini suçlayarak yaşaman anlamına gelmez. Onlara hak ettikleri saygıyı göstermek, ihtiyaçlarını önemsemek, imkânın ölçüsünde yanlarında olmak ve gönüllerini hoş tutmak demektir.
Bazen bir telefon, bazen bir ziyaret, bazen birlikte içilen bir çay, bazen de sabırla dinlenen bir hatıra…
Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Fakat yalnızlıkla mücadele eden yaşlı bir insan için dünyanın en büyük mutluluğu olabilir.
Bir evladın verebileceği en değerli şeylerden biri, anne babasına hâlâ değerli olduklarını hissettirmektir.
“ÇOCUKLARIMIN İYİLİĞİ İÇİN” DİYENLERE BİR SORU
Anne babasını huzurevine yerleştiren herkesi aynı kefeye koymak haksızlıktır. Bazen profesyonel bakım gerçekten gereklidir. Ağır hastalığı olan, sürekli gözetim isteyen ya da evde yeterli bakım sağlanamayan bir yaşlı için huzurevi veya uzman desteği doğru bir çözüm olabilir.
Fakat mesele, gerekli bakımı sağlamak değil de anne babayı kendi hayatının dışına çıkarmaksa, işte orada durup düşünmek gerekir.
“Çocuklarımın psikolojisi bozulmasın, düzenleri değişmesin, rahatları kaçmasın” diyerek yaşlı anne babasının bütün ihtiyaçlarını başkalarının üzerine bırakanlara sormak gerekir: Çocuklarının rahatını düşünürken kendi anne babanın huzurunu neden aynı ölçüde düşünmüyorsun?
Çocuğunun dedesiyle, ninesiyle güzel hatıralar biriktirmesini istemiyor musun? Onların geçmişini, tecrübelerini, anlattıkları hikâyeleri tanımasını arzulamıyor musun? Elbette her evin şartları farklıdır. Her kuşağın bir arada yaşaması da her zaman mümkün değildir. Ancak farklı evlerde yaşamak, farklı hayatlar sürmek; bağları koparmayı, ilgiyi kesmeyi, yaşlı insanı unutmayı gerektirmez.
İnsan hem kendi çocuklarını koruyabilir hem anne babasına karşı sorumluluklarını yerine getirebilir. Bunun yolu bazen aile içinde iş bölümü yapmaktan, bazen profesyonel bakım almaktan, bazen de daha çok sabır ve anlayış göstermeyi öğrenmekten geçer.
Mesele aynı çatı altında yaşamak değil, aynı vicdanın altında buluşabilmektir.
Bir huzurevinin kapısından içeri giren yaşlı insanın elini tutuyor, onu düzenli ziyaret ediyor, sağlık ve bakım ihtiyaçlarıyla ilgileniyor, kararlarına saygı duyuyorsanız bakım sorumluluğunuzu yerine getirmek için çaba gösteriyorsunuz demektir. Ama onu bir kuruma yerleştirip ardından arayıp sormuyor, bayramlarda bile hatırlamıyor, kendisini kimsesiz hissetmesine seyirci kalıyorsanız mesele yalnızca bakım değildir; mesele vefadır.
MİRAS GÜNÜ GELİNCE HERKESİN HAFIZASI GERİ Mİ GELİYOR?
Gelelim işin en acı tarafına…
Anne babanın yaşı ilerlemiş, sağlıkları bozulmuş, konuşmaları yavaşlamış, ihtiyaçları artmış… Fakat bazı evlatlar için artık onlara ayrılacak zaman yoktur. Aramak zahmettir, ziyaret yük gibi görülür, hastaneye götürmek büyük fedakârlık sayılır.
Ne var ki aynı anne babanın evi, arsası, tarlası, birikimi ya da mirası söz konusu olduğunda birdenbire bütün hesaplar açılır.
Daha dün “Vaktim yok” diyenler, bugün tapunun peşine düşebilir. Anne babasının bir isteğini dinlemeye sabrı olmayanlar, mal paylaşımı konuşulurken saatlerce oturabilir. Yaşlılığında hatırını sormayanlar, miras söz konusu olduğunda en yakın evlat olduklarını hatırlayabilir.
İşte insanın içini acıtan çelişki budur!
Anne babanın duasına vakit bulamayan, malına mülküne vakit buluyor. Onların yalnızlığına çare aramayan, mirasın paylaşımına çare arıyor. Bir fincan çayı birlikte içmeyi düşünmeyen, yıllarca biriktirilmiş servetin hesabını yapabiliyor.
Burada herkesi suçlamak değil, vicdanları sorgulamak gerekiyor.
Anne babanın malı kıymetli de kendileri mi kıymetsiz? Onların biriktirdikleri para değerli de o parayı biriktirirken geçirdikleri ömür mü değersiz?
Bir evin tapusu, bir tarlanın sınırı, bir hesabın bakiyesi; insanın anne babasına duyduğu sevginin ölçüsü olamaz. Miras, hukukun belirlediği kurallar çerçevesinde paylaşılır. Fakat anne babaya gösterilecek merhamet, tapu dairesinde değil, hayatın içinde belli olur.
Üstelik insanın asıl imtihanı, eline bir şey geçmesini beklemeden iyilik yapabilmesidir.
Anne babana yalnızca sana bir ev bırakacakları için iyi davranıyorsan bu sevgi değil, çıkar ilişkisidir. Onları miras nedeniyle arıyor, mal paylaşımı gündeme gelince hatırlıyorsan orada evlatlık duygusunun yerini başka hesaplar almış demektir.
Anne babanın malı onların hakkıdır. Onların hayatları, ihtiyaçları ve kararları da saygıyı hak eder. Yaşlılıklarını miras pazarlığına dönüştürmek, insani ilişkileri para hesabına indirgemektir.
Bir gün o evin anahtarını eline alabilirsin. Ama anne babanın sana son kez seslendiği günü, son kez elini tuttuğun anı, son kez birlikte içtiğiniz çayı geri getiremezsin.
Mal yeniden kazanılabilir. Kaybedilen zaman kazanılamaz.
ÇOCUKLARIN EĞİTİMİ BİTTİ, AİLE BAĞI DA MI BİTTİ?
Bir anne baba, çocuğunu yalnızca okuldan mezun etmek için büyütmez. Onu hayata hazırlamak, iyi bir insan olarak yetişmesini sağlamak, kendi ayakları üzerinde durmasına yardımcı olmak için yıllarını verir.
Çocuğun eğitimi tamamlanır, mesleği olur, kendi yuvasını kurar. Anne baba ise bir süre sonra yaşlanır. Evlat artık kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmiştir.
Peki, aile bağları tam da bu noktada mı sona erecek?
Çocukların büyümesi, anne babanın görevini bitirdiği anlamına gelmediği gibi; anne babanın yaşlanması da evlatların sorumluluğunun sona erdiği anlamına gelmez. İlişkiler elbette zamanla değişir. Herkesin kendine ait bir hayatı, ailesi, işi ve sorumlulukları vardır. Ancak aile olmanın anlamı, herkesin yalnızca kendi rahatını düşündüğü bir düzene indirgenemez.
Anne babanın yıllarca çocuklarına ayırdığı zamanın aynısını evlatlarının ayırması her zaman mümkün olmayabilir. Fakat hiçbir insanın hayatında anne babasına ayıracak hiçbir zaman bulunmaması da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bir telefon görüşmesi için ne kadar zamana ihtiyaç var? Bir ziyaret için ne kadar fedakârlık gerekiyor? Bir hastane randevusunda yanında bulunmak, bir ihtiyacını sormak, bir hatırasını dinlemek neden bu kadar zor olsun?
Bazen mesele zamanın yokluğu değil, önceliklerin sıralanışıdır.
İnsan dostlarına, gezmeye, alışverişe, eğlenceye ve günlük telaşlara vakit ayırabiliyor; fakat anne babasına gelince sürekli mazeret üretiyorsa kendi hayatına dürüstçe bakmalıdır.
Elbette her evlat ailesine aynı şekilde yakınlık kuramayabilir. Kimi anne babalar da çocuklarına karşı ağır hatalar yapmış, onları incitmiş veya güvenli olmayan ilişkiler oluşturmuş olabilir. Böyle durumlarda kişinin sınırlarını koruması ve güvenliğini gözetmesi önemlidir. Anne babaya saygı, her türlü haksızlığa sessiz kalmak ya da kişinin kendisini tehlikeye atması demek değildir.
Fakat sırf rahatımız bozulmasın, sorumluluk üstlenmeyelim, hayatımıza kimse karışmasın diye yaşlılarımızı yok saymayı da normalleştiremeyiz.
Aile bağı, yalnızca aynı soyadını taşımaktan ibaret değildir. Aile bağı; hatırlamak, aramak, dinlemek, gerektiğinde destek olmak ve insanın zor gününde yanında durabilmektir.
YAŞLILIK BİR AYIP DEĞİL, HAYATIN GERÇEĞİDİR
Bugün genç olan yarın yaşlanacaktır. Bugün başkasının yavaş yürümesine sabırsızlanan, bir gün kendisi de yavaşlayabilir. Bugün unutkanlık karşısında öfkelenen, yarın başkalarının sabrına ihtiyaç duyabilir. Bugün bakım ihtiyacını küçümseyen, bir gün kendisi de desteğe muhtaç olabilir.
İnsan yaşlanmayı seçmez; ama yaşlanan insana nasıl davranacağını seçebilir.
Yaşlılık, insanın değerinin azaldığı bir dönem değildir. Saçların ağarması, adımların yavaşlaması, hafızanın zayıflaması, bir insanın onurunu eksiltmez. Bir insanın geçmişte verdiği emek, yaşlandığında da anlamını korur.
Anne babalarımız yalnızca geçmişimizin bir parçası değildir. Onlar hayatımızın kökleridir. Köklerine sırt çeviren bir ağacın gölgesinin ne kadar kalıcı olacağını kim bilebilir?
Onların anlattığı hikâyeler, ailemizin geçmişi, yaşadıkları zorluklar, öğrendikleri dersler birer hatıradır. Yaşlı bir insanın anlatacaklarını tekrar etmesi bazen sabrımızı zorlayabilir. Fakat bir gün o sesin artık duyulmadığını fark ettiğimizde, keşke bir kez daha dinleseydik diye düşünebiliriz.
Hayattayken göstermediğimiz ilgiyi, ölümünden sonra mezar başında söylediğimiz sözlerle tamamlayamayız.
Elbette dua etmek, mezar ziyaretinde bulunmak ve geçmişi hayırla anmak değerlidir. Fakat insanın sağlığında gösterilmeyen ilgi ve merhametin yerini yalnızca ölümünden sonraki törenler dolduramaz.
Bir demet çiçeği mezara bırakmadan önce, mümkünse o çiçeği annemizin eline verelim. Babamızın mezar taşına güzel sözler yazmadan önce, hayattayken kendisine güzel sözler söyleyelim. Bir gün pişman olmamak için bugün arayalım, bugün soralım, bugün yanlarında olalım.
BU TOPLUMUN VİCDANI NE DURUMDA?
Bir toplumun gelişmişliğini yalnızca binalarının yüksekliğiyle, yollarının genişliğiyle, ekonomik gücüyle ölçemeyiz. Asıl ölçülerden biri, bakıma muhtaç insanlarına nasıl davrandığıdır.
Yaşlıların korunması yalnızca ailelerin omuzlarına bırakılabilecek bir mesele de değildir. Devletin, yerel yönetimlerin, sosyal hizmet kuruluşlarının ve toplumun birlikte sorumluluk üstlenmesi gerekir. Evde bakım hizmetleri, gündüzlü destek merkezleri, erişilebilir sağlık hizmetleri ve ailelere yönelik rehberlik çalışmaları güçlendirilmelidir.
Çünkü bazı aileler gerçekten çaresiz kalabiliyor. Bakım sorumluluğunu tek başına üstlenen bir evlat hem çalışmak hem çocuklarını büyütmek hem de ağır bakım ihtiyacı olan bir anne babaya yetişmek zorunda kalabiliyor. Bu insanları suçlamak yerine onlara destek olmak gerekir.
Ancak sosyal desteklerin yetersizliği, imkânı olduğu hâlde anne babasını ihmal edenlerin mazereti hâline de getirilmemelidir.
Burada birbirinden ayrılması gereken iki durum var: Bakım ihtiyacını karşılamak için kurumsal destek almak ve insanı hayatından silmek.
Birincisinde sorumluluk paylaşılır. İkincisinde ise bazen sorumluluk terk edilir.
Huzurevleri, yaşlıların güvenli ve nitelikli bakım alabileceği kurumlar olmalıdır. Orada yaşayan insanlar unutulmaya değil, saygıya layıktır. Onların evlatlarıyla görüşmeleri, sosyal hayata katılmaları, kendilerini değerli hissetmeleri önemlidir.
Sorun huzurevinin varlığı değil; bir insanın oraya hangi anlayışla bırakıldığı, sonrasında ne kadar arandığı ve hayatın dışında bırakılıp bırakılmadığıdır.
Toplum olarak yaşlılığı bir yük, bakımı bir külfet, vefayı da gereksiz bir duygu gibi görmeye başlarsak yalnızca anne babalarımızı değil, geleceğimizi de yoksullaştırmış oluruz.
SON SÖZ: MİRASIN EN BÜYÜĞÜ VEFADIR
Ey anne babası hayatta olan evlat!
Bugün kendine birkaç soru sor.
Annemin hatırını en son ne zaman sordum? Babamın bir ihtiyacı olup olmadığını ne zaman öğrendim? Onlarla konuşurken sesimi yükselttim mi? Bir isteklerini erteleyip durdum mu? Birlikte geçirebileceğimiz güzel bir günü, gereksiz telaşlara kurban ettim mi?
Ve en önemlisi: Onların varlığını bir nimet olarak mı görüyorum, yoksa hayatımın önünde bir engel olarak mı?
Cevapların seni rahatsız ediyorsa henüz geç kalmış sayılmazsın. Bir telefon aç. Bir ziyaret planla. Kırdıysan özür dile. Birlikte çay iç. Sağlıklarını, ihtiyaçlarını, gönüllerinden geçenleri sor. Bakım gereksinimleri varsa aile içinde adil bir iş bölümü yap; gerekiyorsa uzmanlardan destek al. Onları kendi hayatlarının kararlarına kat, onurlarını koru.
Anne babanın senden beklediği her zaman büyük bir fedakârlık değildir. Bazen yalnızca kendilerini unutmadığını bilmektir.
Miras için kapı aşındıranlara, anne babasının kapısını da aşındırmasını tavsiye ederim. Tapunun yerini soranlar, bir gün sağlıklarını da sorsun. Malın hesabını yapanlar, verilen emeğin değerini de düşünsün. Bir evin anahtarına sahip olmak isteyenler, o evde kendilerini bekleyen iki yaşlı yüreğin hatırını da bilsin.
Çünkü insanın gerçek zenginliği, kendisine kalan malların toplamı değil; hayattayken koruyabildiği gönül bağlarının toplamıdır.
Kur’an’ın “Öf!” bile demeyin uyarısı, bize yalnızca bir kelimeyi yasaklamıyor; merhametsizliğe karşı vicdanımızı da uyandırıyor. Anne babaya saygı, gösteriş için söylenen sözlerle değil, gündelik hayatta sergilenen davranışlarla ölçülüyor.
Unutmayalım: Bir gün hepimiz yaşlanacağız. Bir gün biz de bir telefonun çalmasını, bir kapının açılmasını, bir evladın sesini duymayı bekleyebiliriz.
O gün geldiğinde bugün yaptıklarımızın nasıl hatırlanmasını istiyorsak, bugün anne babalarımıza öyle davranalım.
Anne babanın evi küçülebilir, adımları yavaşlayabilir, ihtiyaçları artabilir. Fakat onların insanlık değeri asla küçülmez.
Mirasın peşine düşmeden önce vefanın peşine düşelim. Anne babamız hayattayken kıymetini bilelim. Çünkü mal paylaşılır, servet tükenir, evler el değiştirir; ama yaşarken esirgenen sevginin pişmanlığı insanın yüreğinde uzun yıllar kalabilir.
Ve unutmayalım: Bir evladın büyüklüğü, anne babasından ne aldığıyla değil, onların en çok ihtiyaç duyduğu zamanda ne kadar insan kalabildiğiyle ölçülür.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Ekleme
Tarihi: 16 Ekim 2026 -Cuma
ANNE BABAYA ÖF BİLE DEMEYEN MİLLETTEN, ONLARI HUZUREVİNE BIRAKAN EVLATLARA!
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.