Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
Köşe Yazarı
Mahmut ÇİÇEKDAĞI - Şair,Yazar
 

İNSANLAR NEDEN BİRBİRİNİ DİNLEMİYOR?

Herkes konuşuyor, herkes kendini haklı görüyor; peki, birbirimizi gerçekten anlamaya ne zaman başlayacağız? Toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, belki de en çok ihmal ettiğimiz şeydir: Birbirimizi dinlemek! Günümüzde insanlarla konuşmak kolaylaştı ama anlaşmak giderek zorlaştı. Herkesin söyleyecek bir sözü, savunacak bir fikri, anlatacak bir derdi var. Ancak iş karşısındakini dinlemeye geldiğinde aynı sabrı, aynı anlayışı ve aynı hoşgörüyü gösterebiliyor muyuz? Ne yazık ki çoğu zaman hayır! Bir toplantıda, bir aile sohbetinde, bir iş yerinde, bir kahvehanede, bir sokak tartışmasında veya sosyal medyada yaşananlara baktığımızda aynı tabloyla karşılaşıyoruz: İnsanlar birbirini dinlemek yerine birbirinin sözünü kesiyor. Karşısındakinin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışmak yerine kendi düşüncesini kabul ettirmek için çabalıyor. Bir fikir ayrılığı, kısa sürede kişisel bir meseleye dönüşüyor. Sonunda konuşma bitiyor ama sorun çözülmüyor; aksine, aradaki mesafe biraz daha büyüyor. Peki, ne oldu da birbirimizi dinlemekte bu kadar zorlanır hâle geldik? Neden farklı düşünen insanlara tahammül etmekte güçlük çekiyoruz? Neden bir başkasının fikrini sonuna kadar dinlemeden hüküm veriyoruz? Neden her tartışmada haklı çıkmayı, karşılıklı anlayışın önüne koyuyoruz? Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten iletişim mi kuruyoruz, yoksa yalnızca kendi sesimizi mi duyurmaya çalışıyoruz? Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor! İletişimin temelinde konuşmak kadar dinlemek de vardır. İnsan yalnızca düşüncelerini anlatmak değil, anlaşıldığını hissetmek de ister. Bazen bir insanın çözümden önce ihtiyacı olan şey, derdini anlatabileceği ve sözünün kesilmeden dinleneceği bir ortamdır. Ancak günümüzde dinlemek, çoğu zaman bir nezaket davranışından ibaretmiş gibi görülüyor. Karşımızdaki konuşurken başımızı sallıyor, arada birkaç kelime söylüyor, fakat zihnimizde çoktan vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz. Onun cümlesi henüz tamamlanmadan kendi savunmamızı kuruyoruz. Oysa dinlemek, yalnızca sesleri duymak değildir. Dinlemek; anlamaya çalışmak, sorular sormak, gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden değerlendirebilmek ve karşısındaki insanın duygularına da kulak verebilmektir. Bir insanı dinlemek, onun her söylediğini kabul etmek anlamına gelmez. Bir görüşe katılmamak da o görüşü dile getiren kişiye saygısızlık etme hakkı vermez. İşte toplum olarak birbirimize hatırlatmamız gereken en önemli gerçeklerden biri budur: Birbirimizi anlamak için aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Farklı düşünceler, doğru bir iletişim ortamında çatışmanın değil, gelişmenin kaynağı olabilir. Ancak dinlemenin yerini öfke, anlamanın yerini önyargı aldığında en basit meseleler bile içinden çıkılmaz hâle gelir. Yankı odaları: Kendi düşüncelerimizin içinde sıkışıp kalıyoruz Teknoloji hayatımıza büyük kolaylıklar getirdi. Dünyanın öbür ucundaki gelişmelerden haberdar oluyor, farklı insanların görüşlerini birkaç saniye içinde öğrenebiliyoruz. Fakat bu imkânların yanında dikkat etmemiz gereken önemli bir sorun da var: Kendi düşüncelerimizi sürekli doğrulayan içeriklerin arasında kalmak. Sosyal medya platformlarının kişiselleştirilmiş öneri sistemleri, ilgimizi çeken ve etkileşim gösterdiğimiz içerikleri sık sık karşımıza çıkarabiliyor. Bunun sonucunda insan, kendisiyle aynı fikirleri paylaşan kişilerin görüşlerini daha fazla görürken farklı düşüncelerle daha az karşılaşabiliyor. Bu duruma zaman zaman “yankı odası” deniliyor. Bir süre sonra kişi, kendi çevresinde duyduğu düşüncelerin toplumun tamamı tarafından kabul edildiğini sanabiliyor. Kendi fikrini tartışılmaz bir gerçek, karşısındaki insanın fikrini ise anlaşılması güç bir yanlış olarak görmeye başlayabiliyor. Oysa hayat, sosyal medya akışımızdan çok daha geniştir. Bir paylaşımın binlerce beğeni alması, o düşüncenin mutlaka doğru olduğunu göstermez. Bir görüşün az kişi tarafından savunulması da onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Üstelik her farklı görüşü düşmanlık olarak değerlendirmek, toplumun ortak yaşam kültürüne zarar verir. Bir insanın siyasi düşüncesi, yaşam tarzı, mesleği, ekonomik durumu veya dünya görüşü bizimkinden farklı olabilir. Bu farklılıklar, insanları birbirinden uzaklaştırmak zorunda değildir. Asıl mesele, farklılıkların varlığı değil, farklılıklarla nasıl yaşadığımızdır. Sosyal medyada bir tartışmaya katılmadan önce kendimize şu soruyu soralım: Karşımdaki insanın düşüncesini gerçekten anlamaya mı çalışıyorum, yoksa onu kendi tarafıma çekemediğim için mi öfkeleniyorum? Çünkü her tartışmanın kazananı olmak zorunda değildir. Bazen farklı bir görüşü anlamak, insanın kendi düşüncesine yeni bir pencereden bakmasını sağlar. Kendi düşüncelerimizin yankısını dinlemekten vazgeçmeden başkalarının sesini duyamayız. Anlamak için değil, cevap vermek için dinliyoruz! Günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız bir durum var: Bir insan konuşmaya başladığında, daha sözünü bitirmeden ona nasıl cevap vereceğimizi düşünmeye başlıyoruz. Karşımızdaki bir sorununu anlatıyor. Biz hemen kendi yaşadığımız bir olayı hatırlatıyoruz. Birisi bir konuda eleştiride bulunuyor. Biz eleştirinin nedenini anlamaya çalışmak yerine kendimizi savunmaya geçiyoruz. Bir arkadaşımız yaşadığı sıkıntıyı paylaşıyor. Biz onu dinlemek yerine ne yapması gerektiğini anlatmaya başlıyoruz. Bazen iyi niyetle yaptığımız bu davranışlar bile karşımızdaki insanın kendisini anlaşılmamış hissetmesine neden olabiliyor. Çünkü her konuşmanın amacı öğüt vermek değildir. Her sorunun çözümü, hemen bir cevap üretmekten geçmez. Bazı insanlar yalnızca yaşadıklarını anlatmak, duygularını paylaşmak ve karşılarında kendilerini ciddiye alan birini görmek ister. Dinlemek, insanın kendi egosunu bir süreliğine geri plana alabilmesini gerektirir. Her zaman haklı olmayabileceğimizi kabul etmeyi, bilmediğimiz konularda soru sormayı ve gerektiğinde yanıldığımızı söyleyebilmeyi gerektirir. Peki, bunu yapabiliyor muyuz? Bir tartışmada karşı tarafın haklı olabileceği ihtimalini değerlendirebiliyor muyuz? Yoksa haklı çıkmak uğruna ilişkilerimizi, dostluklarımızı ve yılların birikimini tehlikeye mi atıyoruz? İnsan bazen haklı olduğu hâlde yanlış bir üslupla konuştuğu için anlatmak istediğini karşı tarafa ulaştıramaz. Bazen de karşısındakini küçük düşürerek kazandığını sandığı tartışmada aslında güven kaybeder. Unutmayalım: Bir tartışmayı kazanmak, karşımızdaki insanı kaybetmek pahasına gerçekleşiyorsa ortada gerçek bir kazanç olmayabilir. Ekonomik sıkıntılar, stres ve tükenen sabır İnsanların birbirini dinlemekte zorlanmasının nedenlerini yalnızca karakter özellikleriyle açıklamak yeterli değildir. Günlük hayatın yükü de iletişim biçimimizi etkileyebilir. Geçim sıkıntısı, işsizlik kaygısı, borçlar, gelecek endişesi, iş yerindeki baskılar, ailevi sorumluluklar ve kişisel sorunlar insanın sabrını azaltabilir. Sürekli stres altında yaşayan biri, normal şartlarda sakin karşılayabileceği bir sözü bile kendisine yönelik bir saldırı gibi algılayabilir. Yorgunluk ve tükenmişlik arttığında insanın dikkatini toplaması, duygularını düzenlemesi ve karşısındaki kişinin bakış açısını değerlendirmesi zorlaşabilir. Bir vatandaşın gün boyunca yaşadığı sıkıntılar, bir çalışanın yoğun iş yükü, bir esnafın ekonomik kaygıları veya bir ebeveynin aile sorumlulukları aynı toplumun farklı kesimlerinde biriken baskıları gösterebilir. Elbette stres, hakaretin, tehdidin veya şiddetin mazereti değildir. Ancak gerginliklerin nedenlerini anlamadan yalnızca sonuçları ele almak da kalıcı çözüm üretmeyi zorlaştırır. Örneğin bir iş yerinde sürekli baskı altında çalışan insanlardan her koşulda kusursuz iletişim beklemek yerine, çalışma koşullarını ve iş yükünü de değerlendirmek gerekir. Aile içinde yaşanan tartışmalarda yalnızca yükselen seslere değil, o tartışmaların arkasındaki sorunlara da bakılmalıdır. Toplumsal huzur, insanların bütün sorunlarını bir anda ortadan kaldırmakla sağlanmaz. Ancak sorunların insan ilişkilerini zehirlemesini önleyecek anlayış, destek ve iletişim ortamları oluşturulabilir. İnsanların birbirine daha fazla sabır göstermesi kadar, sabrı tüketen koşulların da dikkate alınması gerekir. Önyargılar, insanları tanımadan hüküm vermemize neden oluyor Bazen bir insanı dinlemememizin nedeni, onun ne söyleyeceğini zaten bildiğimizi düşünmemizdir. Daha önce yaşadığımız olumsuz bir deneyim, belirli bir meslek grubuna veya insanlara karşı önyargı geliştirmemize neden olabilir. Bir kişinin yaptığı hatayı, onunla aynı düşünceyi paylaşan herkese mal edebiliriz. Bir insanı tanımadan, yalnızca görünüşüne, konuşmasına, memleketine veya sosyal çevresine bakarak onun hakkında karar verebiliriz. Böylece karşımızdaki insanı olduğu gibi tanımak yerine zihnimizde oluşturduğumuz kalıplara göre değerlendirmeye başlarız. Oysa hiçbir insan yalnızca bir etiketten ibaret değildir. Bir insanın bir konuda yanlış düşünmesi, her konuda yanlış düşündüğü anlamına gelmez. Bir insanın yaptığı hata, bütün kişiliğinin özeti değildir. Bir kez yaşanan anlaşmazlık, iki insanın bir daha asla anlaşamayacağı anlamına da gelmez. Önyargılarımızı fark etmek kolay değildir. Çünkü çoğu zaman kendi değerlendirmelerimizi tarafsız ve doğru kabul ederiz. Bu nedenle zaman zaman kendimize dışarıdan bakabilmeli, ilk düşüncemizin her zaman gerçeği yansıtmayabileceğini kabul edebilmeliyiz. Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsak ona konuşma fırsatı vermeliyiz. Ne düşündüğünü, neden öyle düşündüğünü ve hangi deneyimlerden geçtiğini anlamaya çalışmalıyız. Belki de bizi şaşırtacak bir hikâyesi vardır. Belki bizim hiç karşılaşmadığımız bir zorluk yaşamıştır. Belki de onun anlattıklarını dinlediğimizde kendi düşüncelerimizi yeniden değerlendirme ihtiyacı duyacağız. İnsanları tanımadan yargılamak kolaydır. Onları anlamak ise emek ister. Eleştiriyi düşmanlık, farklılığı tehdit olarak görmeyelim Toplumda iletişimi zayıflatan önemli sorunlardan biri de eleştiriye karşı gösterilen aşırı savunmacı tutumdur. Bir insan yaptığımız bir işi eleştirdiğinde hemen kırılabiliyor, kendimizi savunmaya çalışıyor veya eleştiriyi yapan kişiye karşı tavır alabiliyoruz. Bazen eleştirinin içeriğine bakmadan, yalnızca kim tarafından söylendiğine odaklanıyoruz. Oysa eleştiri her zaman düşmanlık değildir. Yerinde ve yapıcı bir eleştiri, hatalarımızı görmemize yardımcı olabilir. Elbette her eleştiri doğru, adil veya iyi niyetli olmayabilir. Önemli olan, eleştiriyi değerlendirebilmek ve hakaretle düşünce açıklaması arasındaki farkı görebilmektir. Aynı şekilde farklı düşünmek de saygısızlık değildir. Bir insanla aynı görüşte olmayabiliriz. Bir konuda onun kadar bilgili olmayabiliriz. Hatta bazı konularda birbirimizi ikna edemeyebiliriz. Buna rağmen birbirimize saygılı davranabiliriz. Demokratik ve huzurlu bir toplumun temelinde, farklı görüşlerin şiddete ve düşmanlığa dönüşmeden ifade edilebilmesi vardır. Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir toplumda anlaşmazlıklar ortadan kalkmış gibi görünebilir. Ancak gerçek toplumsal olgunluk, farklı düşüncelerin bulunduğu bir ortamda insanların birbirini dinleyebilmesiyle ortaya çıkar. Karşımızdakinin düşüncesine katılmamak başka, onun konuşma hakkını yok saymak başkadır. Birbirimize şu anlayışı kazandırmalıyız: Benim de yanılma ihtimalim var. Senin de öğrenebileceğin şeyler var. İkimiz de konuşabilir, dinleyebilir ve gerektiğinde düşüncelerimizi değiştirebiliriz. Saygı, aynı fikirde olmak değil; farklı fikirlere rağmen insan kalabilmektir. Sosyal medyada birkaç saniyede hüküm veriyoruz Sosyal medya, düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz, insanlarla iletişim kurabileceğimiz ve önemli konularda farkındalık oluşturabileceğimiz güçlü bir araçtır. Ancak aynı zamanda öfkenin hızla yayıldığı, eksik bilgilerin yanlış yorumlandığı ve insanların kolayca hedef gösterilebildiği bir ortama da dönüşebilir. Bir olayın kısa bir videosunu izliyoruz. Birkaç cümlelik paylaşımı okuyoruz. Ardından olayın bütününü bildiğimizi düşünerek yorum yapıyoruz. Oysa bir görüntü, yaşananların yalnızca belirli bir bölümünü gösterebilir. Bir paylaşımın çok sayıda kişi tarafından desteklenmesi, içindeki iddiaların doğruluğunu kanıtlamaz. Buna rağmen insanlar bazen araştırmadan suçlama yapıyor, karşı tarafı aşağılıyor ve başkalarını da aynı tutuma yönlendiriyor. Böylece bir anlaşmazlık, tarafların kendi aralarında çözebileceği bir mesele olmaktan çıkıp binlerce kişinin yorum yaptığı bir tartışmaya dönüşebiliyor. Bu durum yalnızca bireylerin itibarına zarar vermekle kalmayabilir; aileleri, iş yerlerini ve toplumsal ilişkileri de etkileyebilir. Elbette haksızlıkların belgelenmesi, kamu yararını ilgilendiren olayların araştırılması ve insanların seslerini duyurabilmesi önemlidir. Ancak bunun yolu doğruluğu araştırılmamış iddiaları yaymak veya insanları hedef hâline getirmek değildir. Paylaşmadan önce düşünelim. Yorum yapmadan önce araştıralım. Bir insanı suçlamadan önce olayın bütününü öğrenmeye çalışalım. Bazen yazacağımız bir cümleyi silmek, paylaşacağımız bir görüntüden vazgeçmek veya öfkeyle vereceğimiz cevabı ertelemek büyük bir zararı önleyebilir. Teknoloji bize hızlı konuşma imkânı verdi. Şimdi sıra, daha bilinçli dinlemeyi ve daha sorumlu konuşmayı öğrenmekte. Ailede dinleme biterse toplumda da iletişim zayıflar İnsanların birbirini dinleme alışkanlığı ilk olarak aile içinde şekillenir. Çocuğun düşüncesine değer verilmeyen, sürekli sözünün kesildiği, soru sorduğunda susturulduğu veya her hatasında aşağılandığı bir ortamda sağlıklı iletişim kurmak zorlaşabilir. Çocuklar yalnızca söylenen sözlerden değil, yetişkinlerin birbirlerine nasıl davrandıklarından da öğrenirler. Evde bir sorun konuşularak mı çözülüyor, yoksa bağırarak mı? Farklı bir düşünce dile getirildiğinde dinleniyor mu, yoksa hemen susturuluyor mu? Bu soruların cevapları, gelecek kuşakların iletişim anlayışını etkileyebilir. Elbette her ailede anlaşmazlık yaşanabilir. Önemli olan, anlaşmazlıkların nasıl ele alındığıdır. Çocuklara her zaman haklı olmalarının gerekmediğini, hata yaptıklarında özür dileyebileceklerini ve başkalarının duygularını dikkate almalarının önemli olduğunu öğretmeliyiz. Anne babalar çocuklarını dinlemeli; çocuklar da zamanla karşısındaki insanı anlamanın değerini öğrenmelidir. Eşler, kardeşler ve aile büyükleri birbirlerine yalnızca görevleri veya rolleri üzerinden değil, duyguları ve ihtiyaçları olan insanlar olarak yaklaşmalıdır. Bir evde dinleme kültürü güçlenirse, o evde sorunların konuşularak çözülmesi için daha sağlam bir zemin oluşur. Ailede başlayan saygı, okulda, iş yerinde, sokakta ve toplumun diğer alanlarında da kendine yer bulabilir. Peki, birbirimizi yeniden nasıl dinleyebiliriz? Sorunu ortaya koymak önemlidir; ancak çözüm için günlük hayatımızda uygulayabileceğimiz adımlara da ihtiyacımız var. Öncelikle karşımızdaki insanın sözünü kesmeden dinlemeyi öğrenmeliyiz. Cevap vermek için acele etmemeli, onun ne anlatmak istediğini anlamaya çalışmalıyız. İkinci olarak, anlamadığımız bir konuda varsayımda bulunmak yerine soru sormalıyız. “Bunu neden böyle düşünüyorsun?” veya “Seni doğru anladığımdan emin olmak istiyorum, demek istediğin şu mu?” gibi sorular, tartışmanın yönünü değiştirebilir. Üçüncü olarak, öfkelendiğimizde hemen tepki vermek zorunda olmadığımızı bilmeliyiz. Bazen kısa bir ara vermek, sakinleşmek ve daha sonra konuşmak daha sağlıklı sonuçlar doğurabilir. Dördüncü olarak, kendi hatalarımızı kabul etmekten korkmamalıyız. Yanıldığımızı söylemek bizi küçültmez. Tam tersine, düşüncelerimizi gözden geçirebildiğimizi gösterir. Beşinci olarak, sosyal medyada karşılaştığımız her iddiayı doğru kabul etmemeli; farklı ve güvenilir kaynaklardan bilgi edinmeye çalışmalıyız. Son olarak, dinlemenin yalnızca bireysel bir beceri olmadığını da unutmamalıyız. Okullarda iletişim becerilerine daha fazla önem verilmeli, iş yerlerinde sorunların güvenli biçimde konuşulabileceği ortamlar oluşturulmalı ve toplumsal tartışmalarda hakaret yerine gerekçeli fikir alışverişi teşvik edilmelidir. Bunların hiçbiri bütün sorunları bir anda çözmez. Ancak küçük değişiklikler, insan ilişkilerinde büyük farklar yaratabilir. Çünkü iletişim, bir insanın tek başına gerçekleştirebileceği bir eylem değildir. Konuşan kadar dinleyenin de sorumluluk üstlenmesini gerektirir. Herkesin anlatacak bir hikâyesi var Bir düşünün… Belki yanımızdan her gün geçen bir insan, kimseye anlatamadığı bir sıkıntı yaşıyor. Belki her zaman öfkeli gördüğümüz birinin hayatında bizim bilmediğimiz zorluklar var. Belki bize karşı mesafeli davranan bir insan, geçmişte yaşadığı bir olay nedeniyle insanlara güvenmekte zorlanıyor. Bunları bilmeden kimseye kesin hükümler vermek kolaydır. Fakat insanları anlamaya çalışmak, onlara karşı daha dikkatli ve adil davranmamıza yardımcı olabilir. Bu, yapılan yanlışları görmezden gelmek veya herkesi haklı kabul etmek anlamına gelmez. İnsanların davranışlarından sorumlu olduğunu unutmadan, onları yalnızca tek bir davranışa indirgememek anlamına gelir. Hepimizin eksikleri var. Hepimiz zaman zaman yanlış anlaşılıyor, yanlış düşünüyor veya yanlış davranıyoruz. Bazen bir sözümüzle istemeden birini kırıyor, bazen de bir başkasının sözünü yanlış yorumluyoruz. Önemli olan, bu hataların ardından ne yaptığımızdır. Özür dileyebiliyor muyuz? Karşımızdaki insanı yeniden dinleyebiliyor muyuz? Kırdığımız bir gönlü onarmak için çaba gösterebiliyor muyuz? İnsan ilişkilerini ayakta tutan şey, hiç hata yapmamak değildir. Hataları fark etmek, sorumluluk almak ve gerektiğinde yeniden konuşabilmektir. Birbirimizi dinlediğimizde yalnızca başkalarını tanımayız; kendi eksiklerimizi de görme fırsatı buluruz. Son söz: Birbirimizi yenmeye değil, anlamaya çalışalım! Bugün toplum olarak daha fazla konuşmaya değil, belki de daha fazla dinlemeye ihtiyacımız var. Siyasette, ailede, iş yerinde, sokakta, sosyal medyada ve günlük hayatın her alanında insanlar birbirlerine karşı daha sabırlı, daha dikkatli ve daha anlayışlı davranabilmelidir. Her anlaşmazlığı bir güç mücadelesine dönüştürürsek ortak çözümler bulmamız zorlaşır. Her eleştiriyi saldırı olarak görürsek gelişme fırsatlarını kaçırırız. Her farklı düşünceyi düşmanlık sayarsak aynı toplumda birlikte yaşama kültürümüz zayıflar. Unutmayalım ki hiç kimse her konuda haklı değildir. Hiç kimse her şeyi bilemez. Hiç kimse yalnızca kendi düşüncesiyle bütün gerçekleri açıklayamaz. Bazen karşı tarafın anlattıklarında bizim göremediğimiz bir gerçek vardır. Bazen bir insanın yaşadıkları, bizim dünyaya bakışımızı değiştirebilir. Bazen de hiçbir konuda anlaşamasak bile birbirimize saygılı davranarak huzur içinde yaşayabiliriz. Bunun için önce dinlemeyi öğrenmeliyiz. Söz kesmeden, hakaret etmeden, küçümsemeden, önyargılarımızın arkasına saklanmadan… Bir insan konuşurken onu susturmanın değil, anlamanın yollarını aramalıyız. Bir tartışmada karşımızdakini yenmek yerine ortak bir çözüm bulmaya çalışmalıyız. Yanlış yaptığımızda özür dilemekten, doğru bir eleştiri aldığımızda düşüncemizi gözden geçirmekten çekinmemeliyiz. Çünkü toplumun huzuru yalnızca büyük kararlarla değil, günlük hayatımızda birbirimize nasıl davrandığımızla da şekillenir. Bir selam, bir anlayış, sabırla dinlenen bir cümle, zamanında söylenen bir özür… Bunların her biri insan ilişkilerinde yeni bir kapı açabilir. Belki de artık birbirimize şu soruyu sormalıyız: “Ben bu insanı gerçekten dinledim mi, yoksa yalnızca cevap vermek için mi bekledim?” Bu soruyu kendimize dürüstçe sorabildiğimiz gün, iletişimde yeni bir başlangıç yapabiliriz. Çünkü konuşmak kendimizi anlatır; dinlemek ise başkasını anlamamıza yardımcı olur. Herkesin sesi duyulursa, herkesin sözüne değer verilirse ve farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmeden yaşayabilirsek daha huzurlu bir toplumun kapısını aralayabiliriz. Unutmayalım: İnsanları susturarak haklı çıkabilirsiniz ama onları dinlemeden gönüllerini kazanamazsınız. Birbirimizi dinleyelim ki birbirimizi kaybetmeyelim. Birbirimizi anlamaya çalışalım ki farklılıklarımız bizi ayıran duvarlar değil, birbirimizi tanımamızı sağlayan köprüler olsun. Çünkü bazen bir toplumu değiştirmek için önce büyük sözlere değil, küçük bir alışkanlığa ihtiyaç vardır: Karşımızdaki insan konuşurken gerçekten dinlemeye… Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Ekleme Tarihi: 21 Ekim 2026 -Çarşamba

İNSANLAR NEDEN BİRBİRİNİ DİNLEMİYOR?

Herkes konuşuyor, herkes kendini haklı görüyor; peki, birbirimizi gerçekten anlamaya ne zaman başlayacağız?
Toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, belki de en çok ihmal ettiğimiz şeydir: Birbirimizi dinlemek!
Günümüzde insanlarla konuşmak kolaylaştı ama anlaşmak giderek zorlaştı. Herkesin söyleyecek bir sözü, savunacak bir fikri, anlatacak bir derdi var. Ancak iş karşısındakini dinlemeye geldiğinde aynı sabrı, aynı anlayışı ve aynı hoşgörüyü gösterebiliyor muyuz?
Ne yazık ki çoğu zaman hayır!
Bir toplantıda, bir aile sohbetinde, bir iş yerinde, bir kahvehanede, bir sokak tartışmasında veya sosyal medyada yaşananlara baktığımızda aynı tabloyla karşılaşıyoruz: İnsanlar birbirini dinlemek yerine birbirinin sözünü kesiyor. Karşısındakinin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışmak yerine kendi düşüncesini kabul ettirmek için çabalıyor. Bir fikir ayrılığı, kısa sürede kişisel bir meseleye dönüşüyor. Sonunda konuşma bitiyor ama sorun çözülmüyor; aksine, aradaki mesafe biraz daha büyüyor.
Peki, ne oldu da birbirimizi dinlemekte bu kadar zorlanır hâle geldik?
Neden farklı düşünen insanlara tahammül etmekte güçlük çekiyoruz? Neden bir başkasının fikrini sonuna kadar dinlemeden hüküm veriyoruz? Neden her tartışmada haklı çıkmayı, karşılıklı anlayışın önüne koyuyoruz?
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten iletişim mi kuruyoruz, yoksa yalnızca kendi sesimizi mi duyurmaya çalışıyoruz?
Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor!
İletişimin temelinde konuşmak kadar dinlemek de vardır. İnsan yalnızca düşüncelerini anlatmak değil, anlaşıldığını hissetmek de ister. Bazen bir insanın çözümden önce ihtiyacı olan şey, derdini anlatabileceği ve sözünün kesilmeden dinleneceği bir ortamdır.
Ancak günümüzde dinlemek, çoğu zaman bir nezaket davranışından ibaretmiş gibi görülüyor. Karşımızdaki konuşurken başımızı sallıyor, arada birkaç kelime söylüyor, fakat zihnimizde çoktan vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz. Onun cümlesi henüz tamamlanmadan kendi savunmamızı kuruyoruz.
Oysa dinlemek, yalnızca sesleri duymak değildir. Dinlemek; anlamaya çalışmak, sorular sormak, gerektiğinde kendi düşüncelerini yeniden değerlendirebilmek ve karşısındaki insanın duygularına da kulak verebilmektir.
Bir insanı dinlemek, onun her söylediğini kabul etmek anlamına gelmez. Bir görüşe katılmamak da o görüşü dile getiren kişiye saygısızlık etme hakkı vermez.
İşte toplum olarak birbirimize hatırlatmamız gereken en önemli gerçeklerden biri budur: Birbirimizi anlamak için aynı fikirde olmak zorunda değiliz.
Farklı düşünceler, doğru bir iletişim ortamında çatışmanın değil, gelişmenin kaynağı olabilir. Ancak dinlemenin yerini öfke, anlamanın yerini önyargı aldığında en basit meseleler bile içinden çıkılmaz hâle gelir.
Yankı odaları: Kendi düşüncelerimizin içinde sıkışıp kalıyoruz
Teknoloji hayatımıza büyük kolaylıklar getirdi. Dünyanın öbür ucundaki gelişmelerden haberdar oluyor, farklı insanların görüşlerini birkaç saniye içinde öğrenebiliyoruz. Fakat bu imkânların yanında dikkat etmemiz gereken önemli bir sorun da var: Kendi düşüncelerimizi sürekli doğrulayan içeriklerin arasında kalmak.
Sosyal medya platformlarının kişiselleştirilmiş öneri sistemleri, ilgimizi çeken ve etkileşim gösterdiğimiz içerikleri sık sık karşımıza çıkarabiliyor. Bunun sonucunda insan, kendisiyle aynı fikirleri paylaşan kişilerin görüşlerini daha fazla görürken farklı düşüncelerle daha az karşılaşabiliyor.
Bu duruma zaman zaman “yankı odası” deniliyor.
Bir süre sonra kişi, kendi çevresinde duyduğu düşüncelerin toplumun tamamı tarafından kabul edildiğini sanabiliyor. Kendi fikrini tartışılmaz bir gerçek, karşısındaki insanın fikrini ise anlaşılması güç bir yanlış olarak görmeye başlayabiliyor.
Oysa hayat, sosyal medya akışımızdan çok daha geniştir. Bir paylaşımın binlerce beğeni alması, o düşüncenin mutlaka doğru olduğunu göstermez. Bir görüşün az kişi tarafından savunulması da onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Üstelik her farklı görüşü düşmanlık olarak değerlendirmek, toplumun ortak yaşam kültürüne zarar verir.
Bir insanın siyasi düşüncesi, yaşam tarzı, mesleği, ekonomik durumu veya dünya görüşü bizimkinden farklı olabilir. Bu farklılıklar, insanları birbirinden uzaklaştırmak zorunda değildir.
Asıl mesele, farklılıkların varlığı değil, farklılıklarla nasıl yaşadığımızdır.
Sosyal medyada bir tartışmaya katılmadan önce kendimize şu soruyu soralım: Karşımdaki insanın düşüncesini gerçekten anlamaya mı çalışıyorum, yoksa onu kendi tarafıma çekemediğim için mi öfkeleniyorum?
Çünkü her tartışmanın kazananı olmak zorunda değildir. Bazen farklı bir görüşü anlamak, insanın kendi düşüncesine yeni bir pencereden bakmasını sağlar.
Kendi düşüncelerimizin yankısını dinlemekten vazgeçmeden başkalarının sesini duyamayız.
Anlamak için değil, cevap vermek için dinliyoruz!
Günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız bir durum var: Bir insan konuşmaya başladığında, daha sözünü bitirmeden ona nasıl cevap vereceğimizi düşünmeye başlıyoruz.
Karşımızdaki bir sorununu anlatıyor. Biz hemen kendi yaşadığımız bir olayı hatırlatıyoruz. Birisi bir konuda eleştiride bulunuyor. Biz eleştirinin nedenini anlamaya çalışmak yerine kendimizi savunmaya geçiyoruz. Bir arkadaşımız yaşadığı sıkıntıyı paylaşıyor. Biz onu dinlemek yerine ne yapması gerektiğini anlatmaya başlıyoruz.
Bazen iyi niyetle yaptığımız bu davranışlar bile karşımızdaki insanın kendisini anlaşılmamış hissetmesine neden olabiliyor.
Çünkü her konuşmanın amacı öğüt vermek değildir. Her sorunun çözümü, hemen bir cevap üretmekten geçmez. Bazı insanlar yalnızca yaşadıklarını anlatmak, duygularını paylaşmak ve karşılarında kendilerini ciddiye alan birini görmek ister.
Dinlemek, insanın kendi egosunu bir süreliğine geri plana alabilmesini gerektirir. Her zaman haklı olmayabileceğimizi kabul etmeyi, bilmediğimiz konularda soru sormayı ve gerektiğinde yanıldığımızı söyleyebilmeyi gerektirir.
Peki, bunu yapabiliyor muyuz?
Bir tartışmada karşı tarafın haklı olabileceği ihtimalini değerlendirebiliyor muyuz? Yoksa haklı çıkmak uğruna ilişkilerimizi, dostluklarımızı ve yılların birikimini tehlikeye mi atıyoruz?
İnsan bazen haklı olduğu hâlde yanlış bir üslupla konuştuğu için anlatmak istediğini karşı tarafa ulaştıramaz. Bazen de karşısındakini küçük düşürerek kazandığını sandığı tartışmada aslında güven kaybeder.
Unutmayalım: Bir tartışmayı kazanmak, karşımızdaki insanı kaybetmek pahasına gerçekleşiyorsa ortada gerçek bir kazanç olmayabilir.
Ekonomik sıkıntılar, stres ve tükenen sabır
İnsanların birbirini dinlemekte zorlanmasının nedenlerini yalnızca karakter özellikleriyle açıklamak yeterli değildir. Günlük hayatın yükü de iletişim biçimimizi etkileyebilir.
Geçim sıkıntısı, işsizlik kaygısı, borçlar, gelecek endişesi, iş yerindeki baskılar, ailevi sorumluluklar ve kişisel sorunlar insanın sabrını azaltabilir. Sürekli stres altında yaşayan biri, normal şartlarda sakin karşılayabileceği bir sözü bile kendisine yönelik bir saldırı gibi algılayabilir.
Yorgunluk ve tükenmişlik arttığında insanın dikkatini toplaması, duygularını düzenlemesi ve karşısındaki kişinin bakış açısını değerlendirmesi zorlaşabilir.
Bir vatandaşın gün boyunca yaşadığı sıkıntılar, bir çalışanın yoğun iş yükü, bir esnafın ekonomik kaygıları veya bir ebeveynin aile sorumlulukları aynı toplumun farklı kesimlerinde biriken baskıları gösterebilir.
Elbette stres, hakaretin, tehdidin veya şiddetin mazereti değildir. Ancak gerginliklerin nedenlerini anlamadan yalnızca sonuçları ele almak da kalıcı çözüm üretmeyi zorlaştırır.
Örneğin bir iş yerinde sürekli baskı altında çalışan insanlardan her koşulda kusursuz iletişim beklemek yerine, çalışma koşullarını ve iş yükünü de değerlendirmek gerekir. Aile içinde yaşanan tartışmalarda yalnızca yükselen seslere değil, o tartışmaların arkasındaki sorunlara da bakılmalıdır.
Toplumsal huzur, insanların bütün sorunlarını bir anda ortadan kaldırmakla sağlanmaz. Ancak sorunların insan ilişkilerini zehirlemesini önleyecek anlayış, destek ve iletişim ortamları oluşturulabilir.
İnsanların birbirine daha fazla sabır göstermesi kadar, sabrı tüketen koşulların da dikkate alınması gerekir.
Önyargılar, insanları tanımadan hüküm vermemize neden oluyor
Bazen bir insanı dinlemememizin nedeni, onun ne söyleyeceğini zaten bildiğimizi düşünmemizdir.
Daha önce yaşadığımız olumsuz bir deneyim, belirli bir meslek grubuna veya insanlara karşı önyargı geliştirmemize neden olabilir. Bir kişinin yaptığı hatayı, onunla aynı düşünceyi paylaşan herkese mal edebiliriz. Bir insanı tanımadan, yalnızca görünüşüne, konuşmasına, memleketine veya sosyal çevresine bakarak onun hakkında karar verebiliriz.
Böylece karşımızdaki insanı olduğu gibi tanımak yerine zihnimizde oluşturduğumuz kalıplara göre değerlendirmeye başlarız.
Oysa hiçbir insan yalnızca bir etiketten ibaret değildir.
Bir insanın bir konuda yanlış düşünmesi, her konuda yanlış düşündüğü anlamına gelmez. Bir insanın yaptığı hata, bütün kişiliğinin özeti değildir. Bir kez yaşanan anlaşmazlık, iki insanın bir daha asla anlaşamayacağı anlamına da gelmez.
Önyargılarımızı fark etmek kolay değildir. Çünkü çoğu zaman kendi değerlendirmelerimizi tarafsız ve doğru kabul ederiz. Bu nedenle zaman zaman kendimize dışarıdan bakabilmeli, ilk düşüncemizin her zaman gerçeği yansıtmayabileceğini kabul edebilmeliyiz.
Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsak ona konuşma fırsatı vermeliyiz. Ne düşündüğünü, neden öyle düşündüğünü ve hangi deneyimlerden geçtiğini anlamaya çalışmalıyız.
Belki de bizi şaşırtacak bir hikâyesi vardır. Belki bizim hiç karşılaşmadığımız bir zorluk yaşamıştır. Belki de onun anlattıklarını dinlediğimizde kendi düşüncelerimizi yeniden değerlendirme ihtiyacı duyacağız.
İnsanları tanımadan yargılamak kolaydır. Onları anlamak ise emek ister.
Eleştiriyi düşmanlık, farklılığı tehdit olarak görmeyelim
Toplumda iletişimi zayıflatan önemli sorunlardan biri de eleştiriye karşı gösterilen aşırı savunmacı tutumdur.
Bir insan yaptığımız bir işi eleştirdiğinde hemen kırılabiliyor, kendimizi savunmaya çalışıyor veya eleştiriyi yapan kişiye karşı tavır alabiliyoruz. Bazen eleştirinin içeriğine bakmadan, yalnızca kim tarafından söylendiğine odaklanıyoruz.
Oysa eleştiri her zaman düşmanlık değildir. Yerinde ve yapıcı bir eleştiri, hatalarımızı görmemize yardımcı olabilir. Elbette her eleştiri doğru, adil veya iyi niyetli olmayabilir. Önemli olan, eleştiriyi değerlendirebilmek ve hakaretle düşünce açıklaması arasındaki farkı görebilmektir.
Aynı şekilde farklı düşünmek de saygısızlık değildir.
Bir insanla aynı görüşte olmayabiliriz. Bir konuda onun kadar bilgili olmayabiliriz. Hatta bazı konularda birbirimizi ikna edemeyebiliriz. Buna rağmen birbirimize saygılı davranabiliriz.
Demokratik ve huzurlu bir toplumun temelinde, farklı görüşlerin şiddete ve düşmanlığa dönüşmeden ifade edilebilmesi vardır.
Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir toplumda anlaşmazlıklar ortadan kalkmış gibi görünebilir. Ancak gerçek toplumsal olgunluk, farklı düşüncelerin bulunduğu bir ortamda insanların birbirini dinleyebilmesiyle ortaya çıkar.
Karşımızdakinin düşüncesine katılmamak başka, onun konuşma hakkını yok saymak başkadır.
Birbirimize şu anlayışı kazandırmalıyız: Benim de yanılma ihtimalim var. Senin de öğrenebileceğin şeyler var. İkimiz de konuşabilir, dinleyebilir ve gerektiğinde düşüncelerimizi değiştirebiliriz.
Saygı, aynı fikirde olmak değil; farklı fikirlere rağmen insan kalabilmektir.
Sosyal medyada birkaç saniyede hüküm veriyoruz
Sosyal medya, düşüncelerimizi paylaşabileceğimiz, insanlarla iletişim kurabileceğimiz ve önemli konularda farkındalık oluşturabileceğimiz güçlü bir araçtır. Ancak aynı zamanda öfkenin hızla yayıldığı, eksik bilgilerin yanlış yorumlandığı ve insanların kolayca hedef gösterilebildiği bir ortama da dönüşebilir.
Bir olayın kısa bir videosunu izliyoruz. Birkaç cümlelik paylaşımı okuyoruz. Ardından olayın bütününü bildiğimizi düşünerek yorum yapıyoruz.
Oysa bir görüntü, yaşananların yalnızca belirli bir bölümünü gösterebilir. Bir paylaşımın çok sayıda kişi tarafından desteklenmesi, içindeki iddiaların doğruluğunu kanıtlamaz.
Buna rağmen insanlar bazen araştırmadan suçlama yapıyor, karşı tarafı aşağılıyor ve başkalarını da aynı tutuma yönlendiriyor. Böylece bir anlaşmazlık, tarafların kendi aralarında çözebileceği bir mesele olmaktan çıkıp binlerce kişinin yorum yaptığı bir tartışmaya dönüşebiliyor.
Bu durum yalnızca bireylerin itibarına zarar vermekle kalmayabilir; aileleri, iş yerlerini ve toplumsal ilişkileri de etkileyebilir.
Elbette haksızlıkların belgelenmesi, kamu yararını ilgilendiren olayların araştırılması ve insanların seslerini duyurabilmesi önemlidir. Ancak bunun yolu doğruluğu araştırılmamış iddiaları yaymak veya insanları hedef hâline getirmek değildir.
Paylaşmadan önce düşünelim. Yorum yapmadan önce araştıralım. Bir insanı suçlamadan önce olayın bütününü öğrenmeye çalışalım.
Bazen yazacağımız bir cümleyi silmek, paylaşacağımız bir görüntüden vazgeçmek veya öfkeyle vereceğimiz cevabı ertelemek büyük bir zararı önleyebilir.
Teknoloji bize hızlı konuşma imkânı verdi. Şimdi sıra, daha bilinçli dinlemeyi ve daha sorumlu konuşmayı öğrenmekte.
Ailede dinleme biterse toplumda da iletişim zayıflar
İnsanların birbirini dinleme alışkanlığı ilk olarak aile içinde şekillenir.
Çocuğun düşüncesine değer verilmeyen, sürekli sözünün kesildiği, soru sorduğunda susturulduğu veya her hatasında aşağılandığı bir ortamda sağlıklı iletişim kurmak zorlaşabilir.
Çocuklar yalnızca söylenen sözlerden değil, yetişkinlerin birbirlerine nasıl davrandıklarından da öğrenirler. Evde bir sorun konuşularak mı çözülüyor, yoksa bağırarak mı? Farklı bir düşünce dile getirildiğinde dinleniyor mu, yoksa hemen susturuluyor mu?
Bu soruların cevapları, gelecek kuşakların iletişim anlayışını etkileyebilir.
Elbette her ailede anlaşmazlık yaşanabilir. Önemli olan, anlaşmazlıkların nasıl ele alındığıdır. Çocuklara her zaman haklı olmalarının gerekmediğini, hata yaptıklarında özür dileyebileceklerini ve başkalarının duygularını dikkate almalarının önemli olduğunu öğretmeliyiz.
Anne babalar çocuklarını dinlemeli; çocuklar da zamanla karşısındaki insanı anlamanın değerini öğrenmelidir. Eşler, kardeşler ve aile büyükleri birbirlerine yalnızca görevleri veya rolleri üzerinden değil, duyguları ve ihtiyaçları olan insanlar olarak yaklaşmalıdır.
Bir evde dinleme kültürü güçlenirse, o evde sorunların konuşularak çözülmesi için daha sağlam bir zemin oluşur.
Ailede başlayan saygı, okulda, iş yerinde, sokakta ve toplumun diğer alanlarında da kendine yer bulabilir.
Peki, birbirimizi yeniden nasıl dinleyebiliriz?
Sorunu ortaya koymak önemlidir; ancak çözüm için günlük hayatımızda uygulayabileceğimiz adımlara da ihtiyacımız var.
Öncelikle karşımızdaki insanın sözünü kesmeden dinlemeyi öğrenmeliyiz. Cevap vermek için acele etmemeli, onun ne anlatmak istediğini anlamaya çalışmalıyız.
İkinci olarak, anlamadığımız bir konuda varsayımda bulunmak yerine soru sormalıyız. “Bunu neden böyle düşünüyorsun?” veya “Seni doğru anladığımdan emin olmak istiyorum, demek istediğin şu mu?” gibi sorular, tartışmanın yönünü değiştirebilir.
Üçüncü olarak, öfkelendiğimizde hemen tepki vermek zorunda olmadığımızı bilmeliyiz. Bazen kısa bir ara vermek, sakinleşmek ve daha sonra konuşmak daha sağlıklı sonuçlar doğurabilir.
Dördüncü olarak, kendi hatalarımızı kabul etmekten korkmamalıyız. Yanıldığımızı söylemek bizi küçültmez. Tam tersine, düşüncelerimizi gözden geçirebildiğimizi gösterir.
Beşinci olarak, sosyal medyada karşılaştığımız her iddiayı doğru kabul etmemeli; farklı ve güvenilir kaynaklardan bilgi edinmeye çalışmalıyız.
Son olarak, dinlemenin yalnızca bireysel bir beceri olmadığını da unutmamalıyız. Okullarda iletişim becerilerine daha fazla önem verilmeli, iş yerlerinde sorunların güvenli biçimde konuşulabileceği ortamlar oluşturulmalı ve toplumsal tartışmalarda hakaret yerine gerekçeli fikir alışverişi teşvik edilmelidir.
Bunların hiçbiri bütün sorunları bir anda çözmez. Ancak küçük değişiklikler, insan ilişkilerinde büyük farklar yaratabilir.
Çünkü iletişim, bir insanın tek başına gerçekleştirebileceği bir eylem değildir. Konuşan kadar dinleyenin de sorumluluk üstlenmesini gerektirir.
Herkesin anlatacak bir hikâyesi var
Bir düşünün…
Belki yanımızdan her gün geçen bir insan, kimseye anlatamadığı bir sıkıntı yaşıyor. Belki her zaman öfkeli gördüğümüz birinin hayatında bizim bilmediğimiz zorluklar var. Belki bize karşı mesafeli davranan bir insan, geçmişte yaşadığı bir olay nedeniyle insanlara güvenmekte zorlanıyor.
Bunları bilmeden kimseye kesin hükümler vermek kolaydır. Fakat insanları anlamaya çalışmak, onlara karşı daha dikkatli ve adil davranmamıza yardımcı olabilir.
Bu, yapılan yanlışları görmezden gelmek veya herkesi haklı kabul etmek anlamına gelmez. İnsanların davranışlarından sorumlu olduğunu unutmadan, onları yalnızca tek bir davranışa indirgememek anlamına gelir.
Hepimizin eksikleri var. Hepimiz zaman zaman yanlış anlaşılıyor, yanlış düşünüyor veya yanlış davranıyoruz. Bazen bir sözümüzle istemeden birini kırıyor, bazen de bir başkasının sözünü yanlış yorumluyoruz.
Önemli olan, bu hataların ardından ne yaptığımızdır.
Özür dileyebiliyor muyuz? Karşımızdaki insanı yeniden dinleyebiliyor muyuz? Kırdığımız bir gönlü onarmak için çaba gösterebiliyor muyuz?
İnsan ilişkilerini ayakta tutan şey, hiç hata yapmamak değildir. Hataları fark etmek, sorumluluk almak ve gerektiğinde yeniden konuşabilmektir.
Birbirimizi dinlediğimizde yalnızca başkalarını tanımayız; kendi eksiklerimizi de görme fırsatı buluruz.
Son söz: Birbirimizi yenmeye değil, anlamaya çalışalım!
Bugün toplum olarak daha fazla konuşmaya değil, belki de daha fazla dinlemeye ihtiyacımız var.
Siyasette, ailede, iş yerinde, sokakta, sosyal medyada ve günlük hayatın her alanında insanlar birbirlerine karşı daha sabırlı, daha dikkatli ve daha anlayışlı davranabilmelidir.
Her anlaşmazlığı bir güç mücadelesine dönüştürürsek ortak çözümler bulmamız zorlaşır. Her eleştiriyi saldırı olarak görürsek gelişme fırsatlarını kaçırırız. Her farklı düşünceyi düşmanlık sayarsak aynı toplumda birlikte yaşama kültürümüz zayıflar.
Unutmayalım ki hiç kimse her konuda haklı değildir. Hiç kimse her şeyi bilemez. Hiç kimse yalnızca kendi düşüncesiyle bütün gerçekleri açıklayamaz.
Bazen karşı tarafın anlattıklarında bizim göremediğimiz bir gerçek vardır. Bazen bir insanın yaşadıkları, bizim dünyaya bakışımızı değiştirebilir. Bazen de hiçbir konuda anlaşamasak bile birbirimize saygılı davranarak huzur içinde yaşayabiliriz.
Bunun için önce dinlemeyi öğrenmeliyiz.
Söz kesmeden, hakaret etmeden, küçümsemeden, önyargılarımızın arkasına saklanmadan…
Bir insan konuşurken onu susturmanın değil, anlamanın yollarını aramalıyız. Bir tartışmada karşımızdakini yenmek yerine ortak bir çözüm bulmaya çalışmalıyız. Yanlış yaptığımızda özür dilemekten, doğru bir eleştiri aldığımızda düşüncemizi gözden geçirmekten çekinmemeliyiz.
Çünkü toplumun huzuru yalnızca büyük kararlarla değil, günlük hayatımızda birbirimize nasıl davrandığımızla da şekillenir.
Bir selam, bir anlayış, sabırla dinlenen bir cümle, zamanında söylenen bir özür… Bunların her biri insan ilişkilerinde yeni bir kapı açabilir.
Belki de artık birbirimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben bu insanı gerçekten dinledim mi, yoksa yalnızca cevap vermek için mi bekledim?”
Bu soruyu kendimize dürüstçe sorabildiğimiz gün, iletişimde yeni bir başlangıç yapabiliriz.
Çünkü konuşmak kendimizi anlatır; dinlemek ise başkasını anlamamıza yardımcı olur.
Herkesin sesi duyulursa, herkesin sözüne değer verilirse ve farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmeden yaşayabilirsek daha huzurlu bir toplumun kapısını aralayabiliriz.
Unutmayalım:
İnsanları susturarak haklı çıkabilirsiniz ama onları dinlemeden gönüllerini kazanamazsınız.
Birbirimizi dinleyelim ki birbirimizi kaybetmeyelim. Birbirimizi anlamaya çalışalım ki farklılıklarımız bizi ayıran duvarlar değil, birbirimizi tanımamızı sağlayan köprüler olsun.
Çünkü bazen bir toplumu değiştirmek için önce büyük sözlere değil, küçük bir alışkanlığa ihtiyaç vardır:
Karşımızdaki insan konuşurken gerçekten dinlemeye…


Mahmut ÇİÇEKDAĞI

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seckinhabertv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.