Cengiz ÇETİK- Yazar, Şair, Eğitimci
Köşe Yazarı
Cengiz ÇETİK- Yazar, Şair, Eğitimci
 

Yarın Zil Çalacak

Yarın sabah Türkiye’nin dört bir yanında okul zilleri çalacak. Sokaklarda sırt çantaları biraz daha çoğalacak. Okul kapılarında anneler, babalar çocuklarının arkasından biraz daha uzun bakacak. Kimi çocuk arkadaşlarına kavuşmanın heyecanıyla koşacak, kimi annesinin elini bırakmak istemeyecek. Birinci sınıfa başlayan küçücük eller, belki kalemi ilk kez bir öğretmenin gösterdiği biçimde tutacak. Ve öğretmenler sınıflarının kapısını yeniden açacak. Her eğitim öğretim yılı başlangıcında ben de yıllardır aynı şeyi düşünürüm: Aslında o kapıdan yalnız öğrenciler girmez. Bir çocuğun ailesi girer. Hayalleri girer. Korkuları, eksikleri, sevinçleri, bazen evinde söyleyemedikleri girer. Öğretmen karşısında yalnızca bir öğrenci listesi görmez; birbirinden farklı onlarca hayat görür. Bunu öğretmenliğin ilk yıllarında insan belki bu kadar açık göremiyor. O zaman dersimizi iyi anlatalım, çocuklarımız okusun, yazsın, öğrensin diye uğraşıyoruz. Yıllar geçtikçe anlıyoruz ki çocuklar bizim anlattığımız bazı dersleri unutuyor. Ama kendilerine nasıl davrandığımızı kolay kolay unutmuyorlar. Tahtaya yazdığımız bir problemi yıllar sonra hatırlamayabilirler. Bir sözcüğün eş anlamlısını, bir savaşın tarihini, bir dağın yüksekliğini unutabilirler. Fakat öğretmeninin ona güvendiği günü hatırlayabilir. Herkesin içinde küçük düşürüldüğü günü de… İşte öğretmenlik biraz da bu yüzden ağır bir sorumluluktur. Çünkü karşımızdaki insan henüz büyümektedir ve bazen bizim ağzımızdan çıkan küçücük bir cümle, onun kendisi hakkındaki düşüncesine dönüşebilir. “Sen yaparsın.” İki kelime. Ama bir çocuğun hayatında yıllarca yaşayabilir. “Sen zaten anlamazsın.” Üç kelime. O da yıllarca yaşayabilir. Bu nedenle yeni eğitim öğretim yılı yalnız öğrenciler için yeni bir başlangıç değildir. Biz öğretmenler için de kendimizi yeniden sorgulama zamanıdır. Geçen yıl yetişemediğimiz çocuğa bu yıl yetişebilir miyiz? Sessiz olduğu için gözden kaçırdığımız öğrenciyi fark edebilir miyiz? Dersi biraz yavaş öğreneni tembel diye damgalamadan önce neden zorlandığını anlamaya çalışabilir miyiz? Notu yüksek olan kadar, başarabilmek için bütün gücüyle mücadele eden çocuğun da başını okşayabilir miyiz? Çünkü eğitim yalnızca başarılı öğrenciler yetiştirme işi değildir. İnsan yetiştirme işidir. Elbette öğretmenin de yükü ağır. Müfredat var, evrak var, toplantılar var, yetiştirilmesi gereken konular var. Kalabalık sınıflar, farklı aile yapıları, ekonomik sıkıntılar, teknolojiyle birlikte değişen çocuklar ve değişen dünya var. Bir de öğretmenden beklenenler… Bazen toplum, bir çocuğun hayatındaki bütün sorunları öğretmenin tek başına çözebileceğini düşünüyor. Hayır. Eğitim yalnız öğretmenin omuzlarına bırakılamaz. Aile olmadan eksik kalır. Okul yönetimi olmadan aksar. Toplum eğitime değer vermiyorsa öğretmenin sınıfta verdiği mücadele bir yere kadar ulaşır. En önemlisi de çocuk, öğretmeniyle ailesi arasında sıkışmamalıdır. Okul ile ev birbirinin rakibi değil, aynı çocuğun geleceği için çalışan iki ortağı olmalıdır. Velilerimize de yeni eğitim yılında küçük bir hatırlatmam olsun: Çocuğunuza her akşam yalnızca, “Bugün kaç aldın?” diye sormayın. Bazen de, “Bugün okulda seni mutlu eden ne oldu?” deyin. “Yeni bir şey öğrendin mi?” deyin. “Bir arkadaşına yardım ettin mi?” deyin. Hatta bazen hiçbir şey sormayın. Anlatmasını bekleyin. Çünkü çocuklarımızı sürekli başarı üzerinden değerlendirirsek bir süre sonra onlar da kendi değerlerini aldıkları notlarla ölçmeye başlarlar. Oysa hayatın karnesi yoktur. Hayat, doğru cevapların önceden belirlendiği dört seçenekli bir sınav hiç değildir. Yarın okullar açılırken çocuklarımızı yalnız sınavlara değil, hayata hazırladığımızı yeniden hatırlamamız gerekiyor. Bilgili olsunlar. Ama vicdanlı da olsunlar. Başarılı olsunlar. Ama başarısız olduklarında yeniden ayağa kalkmayı da bilsinler. Kendilerini savunsunlar. Ama başkasının hakkını çiğnemesinler. Teknolojiyi kullansınlar. Ama bir ağacın gölgesinde oturmanın, bir arkadaşının gözünün içine bakarak konuşmanın, bir kitabın sayfalarını çevirmenin değerini de unutmasınlar. Çünkü dünya değişiyor. Çocuklarımız da değişiyor. Belki bizim çocukluğumuzun okulu ile bugünün okulu aynı değil. Tahtalar değişti, kitaplar değişti, teknoloji sınıflara girdi. Bilgi artık öğretmenin elindeki tek kaynak olmaktan çıktı. Bir çocuk birkaç saniyede dünyanın öbür ucundaki bilgiye ulaşabiliyor. Fakat değişmeyen bir şey var: Çocuğun kendisine inanan bir yetişkine duyduğu ihtiyaç. İşte öğretmenin yeri tam burada hâlâ çok kıymetli. Yarın ben de yıllardır yaptığım gibi okulun kapısından içeri gireceğim. Belki zilin sesi artık bana ilk yıllarımdaki kadar yabancı gelmeyecek. Belki okul koridorlarında binlerce kez yürüdüm. Belki önümden nice öğrenciler geçti; büyüdüler, meslek sahibi oldular, kendi çocuklarını okula göndermeye başladılar. Ama sınıfın kapısı açıldığında karşınızda size bakan çocukların gözleri varsa öğretmenlikte hiçbir yıl tamamen “aynı yıl” değildir. Çünkü onlar için o gün yenidir. O hâlde bizim için de yeni olmalıdır. Yarın zil çalacak. Çocuklar sıralarına oturacak. Öğretmenler yoklama alacak. Defterlerin ilk sayfaları açılacak ve tertemiz sayfaların üzerine ilk tarihler atılacak. Dilerim yalnız defterlerimizin değil, birbirimize karşı düşüncelerimizin de yeni bir sayfasını açabiliriz. Çocuklarımızın merakının öldürülmediği, öğretmenlerimizin emeğinin değersizleştirilmediği, velilerimizin okulun gerçek bir parçası olduğu; başarının yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçülmediği bir yıl olsun. Ve yıllar sonra çocuklarımız bu günleri hatırladığında yalnızca hangi notları aldıklarını değil, nasıl insanlar olarak yetiştiklerini de hatırlasınlar. Çünkü zil yarın ders için çalacak. Ama eğitim… Bir ömür sürecek. Cengiz Çetik Sınıf Öğretmeni – Yazar
Ekleme Tarihi: 13 Eylül 2026 -Pazar

Yarın Zil Çalacak

Yarın sabah Türkiye’nin dört bir yanında okul zilleri çalacak.

Sokaklarda sırt çantaları biraz daha çoğalacak. Okul kapılarında anneler, babalar çocuklarının arkasından biraz daha uzun bakacak. Kimi çocuk arkadaşlarına kavuşmanın heyecanıyla koşacak, kimi annesinin elini bırakmak istemeyecek. Birinci sınıfa başlayan küçücük eller, belki kalemi ilk kez bir öğretmenin gösterdiği biçimde tutacak.

Ve öğretmenler sınıflarının kapısını yeniden açacak.

Her eğitim öğretim yılı başlangıcında ben de yıllardır aynı şeyi düşünürüm:

Aslında o kapıdan yalnız öğrenciler girmez.

Bir çocuğun ailesi girer. Hayalleri girer. Korkuları, eksikleri, sevinçleri, bazen evinde söyleyemedikleri girer. Öğretmen karşısında yalnızca bir öğrenci listesi görmez; birbirinden farklı onlarca hayat görür.

Bunu öğretmenliğin ilk yıllarında insan belki bu kadar açık göremiyor.

O zaman dersimizi iyi anlatalım, çocuklarımız okusun, yazsın, öğrensin diye uğraşıyoruz. Yıllar geçtikçe anlıyoruz ki çocuklar bizim anlattığımız bazı dersleri unutuyor.

Ama kendilerine nasıl davrandığımızı kolay kolay unutmuyorlar.

Tahtaya yazdığımız bir problemi yıllar sonra hatırlamayabilirler. Bir sözcüğün eş anlamlısını, bir savaşın tarihini, bir dağın yüksekliğini unutabilirler.

Fakat öğretmeninin ona güvendiği günü hatırlayabilir.

Herkesin içinde küçük düşürüldüğü günü de…

İşte öğretmenlik biraz da bu yüzden ağır bir sorumluluktur.

Çünkü karşımızdaki insan henüz büyümektedir ve bazen bizim ağzımızdan çıkan küçücük bir cümle, onun kendisi hakkındaki düşüncesine dönüşebilir.

“Sen yaparsın.”

İki kelime.

Ama bir çocuğun hayatında yıllarca yaşayabilir.

“Sen zaten anlamazsın.”

Üç kelime.

O da yıllarca yaşayabilir.

Bu nedenle yeni eğitim öğretim yılı yalnız öğrenciler için yeni bir başlangıç değildir. Biz öğretmenler için de kendimizi yeniden sorgulama zamanıdır.

Geçen yıl yetişemediğimiz çocuğa bu yıl yetişebilir miyiz?

Sessiz olduğu için gözden kaçırdığımız öğrenciyi fark edebilir miyiz?

Dersi biraz yavaş öğreneni tembel diye damgalamadan önce neden zorlandığını anlamaya çalışabilir miyiz?

Notu yüksek olan kadar, başarabilmek için bütün gücüyle mücadele eden çocuğun da başını okşayabilir miyiz?

Çünkü eğitim yalnızca başarılı öğrenciler yetiştirme işi değildir.

İnsan yetiştirme işidir.

Elbette öğretmenin de yükü ağır.

Müfredat var, evrak var, toplantılar var, yetiştirilmesi gereken konular var. Kalabalık sınıflar, farklı aile yapıları, ekonomik sıkıntılar, teknolojiyle birlikte değişen çocuklar ve değişen dünya var.

Bir de öğretmenden beklenenler…

Bazen toplum, bir çocuğun hayatındaki bütün sorunları öğretmenin tek başına çözebileceğini düşünüyor.

Hayır.

Eğitim yalnız öğretmenin omuzlarına bırakılamaz.

Aile olmadan eksik kalır.

Okul yönetimi olmadan aksar.

Toplum eğitime değer vermiyorsa öğretmenin sınıfta verdiği mücadele bir yere kadar ulaşır.

En önemlisi de çocuk, öğretmeniyle ailesi arasında sıkışmamalıdır. Okul ile ev birbirinin rakibi değil, aynı çocuğun geleceği için çalışan iki ortağı olmalıdır.

Velilerimize de yeni eğitim yılında küçük bir hatırlatmam olsun:

Çocuğunuza her akşam yalnızca,

“Bugün kaç aldın?”

diye sormayın.

Bazen de,

“Bugün okulda seni mutlu eden ne oldu?”

deyin.

“Yeni bir şey öğrendin mi?”

deyin.

“Bir arkadaşına yardım ettin mi?”

deyin.

Hatta bazen hiçbir şey sormayın.

Anlatmasını bekleyin.

Çünkü çocuklarımızı sürekli başarı üzerinden değerlendirirsek bir süre sonra onlar da kendi değerlerini aldıkları notlarla ölçmeye başlarlar.

Oysa hayatın karnesi yoktur.

Hayat, doğru cevapların önceden belirlendiği dört seçenekli bir sınav hiç değildir.

Yarın okullar açılırken çocuklarımızı yalnız sınavlara değil, hayata hazırladığımızı yeniden hatırlamamız gerekiyor.

Bilgili olsunlar.

Ama vicdanlı da olsunlar.

Başarılı olsunlar.

Ama başarısız olduklarında yeniden ayağa kalkmayı da bilsinler.

Kendilerini savunsunlar.

Ama başkasının hakkını çiğnemesinler.

Teknolojiyi kullansınlar.

Ama bir ağacın gölgesinde oturmanın, bir arkadaşının gözünün içine bakarak konuşmanın, bir kitabın sayfalarını çevirmenin değerini de unutmasınlar.

Çünkü dünya değişiyor.

Çocuklarımız da değişiyor.

Belki bizim çocukluğumuzun okulu ile bugünün okulu aynı değil. Tahtalar değişti, kitaplar değişti, teknoloji sınıflara girdi. Bilgi artık öğretmenin elindeki tek kaynak olmaktan çıktı. Bir çocuk birkaç saniyede dünyanın öbür ucundaki bilgiye ulaşabiliyor.

Fakat değişmeyen bir şey var:

Çocuğun kendisine inanan bir yetişkine duyduğu ihtiyaç.

İşte öğretmenin yeri tam burada hâlâ çok kıymetli.

Yarın ben de yıllardır yaptığım gibi okulun kapısından içeri gireceğim.

Belki zilin sesi artık bana ilk yıllarımdaki kadar yabancı gelmeyecek. Belki okul koridorlarında binlerce kez yürüdüm. Belki önümden nice öğrenciler geçti; büyüdüler, meslek sahibi oldular, kendi çocuklarını okula göndermeye başladılar.

Ama sınıfın kapısı açıldığında karşınızda size bakan çocukların gözleri varsa öğretmenlikte hiçbir yıl tamamen “aynı yıl” değildir.

Çünkü onlar için o gün yenidir.

O hâlde bizim için de yeni olmalıdır.

Yarın zil çalacak.

Çocuklar sıralarına oturacak.

Öğretmenler yoklama alacak.

Defterlerin ilk sayfaları açılacak ve tertemiz sayfaların üzerine ilk tarihler atılacak.

Dilerim yalnız defterlerimizin değil, birbirimize karşı düşüncelerimizin de yeni bir sayfasını açabiliriz.

Çocuklarımızın merakının öldürülmediği, öğretmenlerimizin emeğinin değersizleştirilmediği, velilerimizin okulun gerçek bir parçası olduğu; başarının yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçülmediği bir yıl olsun.

Ve yıllar sonra çocuklarımız bu günleri hatırladığında yalnızca hangi notları aldıklarını değil, nasıl insanlar olarak yetiştiklerini de hatırlasınlar.

Çünkü zil yarın ders için çalacak.

Ama eğitim…

Bir ömür sürecek.

Cengiz Çetik
Sınıf Öğretmeni – Yazar

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve seckinhabertv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.