Ülkemde Günden Güne Şiddet Çoğalıyor
Son zamanlarda hepimizin içinde aynı soru büyüyor: Biz ne zaman bu kadar öfkeli bir toplum olduk?
Komşu komşusuna tahammül edemiyor. Apartmanlarda çamaşır makinesinin sesi, çocukların gürültüsü, kapının önüne bırakılan bir eşya, park edilen bir araç kavga sebebi olabiliyor. Sokakta biri neden baktı diye tartışma çıkıyor. Bir korna sesi, bir yanlış sollama, trafikte birkaç saniyelik bir gecikme insanların birbirine saldırmasına yetiyor.
Kuryeler yollarda canla başla çalışırken, trafikte yaşanan en küçük anlaşmazlıklar kavgaya dönüşüyor. Okullarda çocuklar birbirleriyle konuşarak sorun çözmek yerine şiddete başvuruyor. Gençler arasında kavga, tehdit ve zorbalık giderek daha görünür hale geliyor. Aile içi tartışmalar büyüyor, sokaklarda cinayet haberleri eksik olmuyor.
Peki biz böyle miydik?
Eskiden mahalle kültürü vardı. Komşuluk vardı. İnsanlar birbirinin kapısını çalar, bir tabak yemek paylaşır, hastasına geçmiş olsun derdi. Çocuklar sokakta birlikte oynardı. Büyükler küçüklere sahip çıkar, küçükler büyüklere saygı gösterirdi.
Elbette geçmişte de sorunlar, kavgalar ve suçlar vardı. Ancak bugün yaşadığımız şey yalnızca birkaç kişinin öfkesi değil. Sanki toplum olarak sabrımızı, hoşgörümüzü ve birbirimizi dinleme yeteneğimizi kaybediyoruz.
Herkes gergin.
Herkes yorgun.
Herkes birbirine karşı savunmada.
Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, işsizlik, aile problemleri, sosyal medya baskısı ve sürekli maruz kaldığımız kötü haberler insanların ruh halini etkiliyor. Fakat hiçbir sıkıntı, bir insanın başka bir insana zarar vermesini haklı çıkarmaz.
Bir insanın canı yandığında, öfkesini başkasına yöneltmek çözüm değildir.
Bir korna sesi için kavga etmek, bir bakış yüzünden düşman olmak, bir çamaşır makinesi sesi yüzünden komşusuyla mahkemelik olmak, çocukların okulda birbirine şiddet uygulaması bize aslında büyük bir toplumsal yarayı gösteriyor.
Biz birbirimizi kaybediyoruz.
Belki de en büyük tehlike budur.
Çünkü şiddet yalnızca yumrukla, silahla veya bıçakla başlamaz. Şiddet bazen bir hakaretle başlar. Küçük düşürmekle, bağırmakla, tehdit etmekle, karşısındaki insanı dinlememekle başlar.
Bugün bir çocuğa "Sen adam olmazsın" diyen yetişkin, yarın o çocuğun öfkesinin nereye dönüşeceğini düşünmelidir.
Bugün trafikte bir yabancıya küfür eden insan, aslında kendi çocuğuna da bir davranış modeli göstermektedir.
Bugün komşusuyla kavga eden kişi, yarın aynı apartmanda yaşayan insanlarla nasıl huzur içinde yaşayacağını düşünmelidir.
Toplum dediğimiz şey birbirinden bağımsız insanlar değildir. Hepimiz birbirimizin davranışından etkileniyoruz.
Birinin öfkesi diğerine bulaşıyor.
Birinin yaptığı saygısızlık başka birinin sabrını tüketiyor.
Bir kavga, başka bir kavgaya dönüşüyor.
Ve sonunda herkes kaybediyor.
Peki ne yapmalıyız?
Öncelikle birbirimize insan olduğumuzu hatırlatmalıyız. Herkesin bir derdi, bir yorgunluğu, bir mücadelesi olabilir. Karşımızdaki insanın hayatını bilmiyoruz. Belki bütün gün çalıştı, belki evinde hastası var, belki ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor, belki psikolojik olarak zor bir dönemden geçiyor.
Biraz empati, birçok kavgayı başlamadan bitirebilir.
Biraz sabır, birçok pişmanlığı önleyebilir.
Biraz susmak, bazen saatlerce konuşmaktan daha değerlidir.
Özellikle çocuklarımızın ve gençlerimizin eğitimine daha fazla önem vermeliyiz. Onlara yalnızca ders başarılarını değil, insan olmayı da öğretmeliyiz. Saygıyı, sevgiyi, hoşgörüyü, farklı düşüncelere tahammül etmeyi, öfkesini kontrol etmeyi ve sorunları konuşarak çözmeyi öğretmeliyiz.
Çünkü eğitim sadece bilgi vermek değildir.
Eğitim, insan yetiştirmektir.
Aileler, öğretmenler, yöneticiler, medya ve toplumun her kesimi bu konuda sorumluluk taşıyor.
Şiddeti normalleştiren, kavga görüntülerini eğlence gibi sunan, öfkeyi güç olarak gösteren her anlayıştan uzak durmalıyız.
Güçlü olmak, bağırmak değildir.
Güçlü olmak, herkese meydan okumak değildir.
Asıl güç, öfkelendiğinde kendine hâkim olabilmektir.
Asıl cesaret, elini kaldırmak değil, elini indirmeyi bilmektir.
Asıl erdem, haklı olduğun halde karşındaki insanı incitmemektir.
Bizim yeniden kaybettiğimiz değerleri hatırlamamız gerekiyor. Komşuluğu, kardeşliği, merhameti, paylaşmayı ve insan sevgisini yeniden hayatımızın merkezine koymalıyız.
Çünkü bu ülke hepimizin.
Aynı sokaklarda yaşıyoruz. Aynı yollardan geçiyoruz. Aynı okullara çocuklarımızı gönderiyoruz. Aynı havayı soluyoruz.
Birbirimize düşman olarak değil, birbirimizin yükünü hafifleten insanlar olarak yaşamak zorundayız.
Bugün bir kavga gördüğümüzde seyirci kalmak yerine, mümkünse sakinleştirmeyi; bir çocuk şiddete yöneldiğinde onu dışlamak yerine anlamayı; bir komşumuzla sorun yaşadığımızda bağırmak yerine konuşmayı seçmeliyiz.
Belki dünyayı tek başımıza değiştiremeyiz.
Ama kendi öfkemizi değiştirebiliriz.
Bir kişiye daha anlayışlı davranabiliriz.
Bir tartışmayı büyütmeden bitirebiliriz.
Bir çocuğa güzel örnek olabiliriz.
Ve belki bütün değişimler böyle küçük adımlarla başlar.
Unutmayalım:
Şiddet hiçbir zaman çözüm değildir.
Bir toplumun gerçek gücü, en güçlü olanın diğerini ezmesiyle değil; insanların birbirine zarar vermeden, saygı ve huzur içinde yaşayabilmesiyle ölçülür.
Biz böyle bir toplum olabiliriz.
Çünkü biz, geçmişte dayanışmayı bilen, komşusunun derdine ortak olan, sofralarını paylaşan bir milletin evlatlarıyız.
Yeter ki birbirimizi yeniden hatırlayalım.
Yeter ki öfkenin değil, insanlığın tarafında olalım.
Bu öfke ne?
Belki de hepimizin kendimize sorması gereken en önemli soru budur.
Mahmut ÇİÇEKDAĞI