Bazı sözler vardır, söylendiği çağda kalmaz.
Yüzyılları aşar, bugüne gelir ve insanın yüzüne bir ayna gibi tutulur.
- yüzyılın büyük divan şairlerinden Nâbî’nin bir mısrası da işte böyledir:
“Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hudâ’dır bu…”
Yani kısaca şöyle der:
“Edebi terk etme.”
Aslında bu iki kelime, bir medeniyetin özeti gibidir.
Nâbî, 1642 yılında Şanlıurfa’da doğdu. Yokluk içinde büyüdü, genç yaşta İstanbul’a gitti, ilim öğrendi ve şiirleriyle tanındı. Ama onu sıradan bir şairden ayıran şey, yalnızca güzel şiirler yazması değildi.
O, yaşadığı toplumun bozulduğunu görüyordu.
Devlette yozlaşma vardı.
Toplumda ahlaki çözülme vardı.
İnsanlar değerlerini kaybetmeye başlamıştı.
Nâbî bu yüzden şiiri bir eğlence aracı olarak görmedi.
Şiiri bir uyarı aracı olarak kullandı.
Ona göre şiir hayattan kopuk olmamalıydı. İnsanların yaşadığı sorunları, toplumun hatalarını ve insanın içindeki zaafları anlatmalıydı.
Belki de bu yüzden Nâbî’nin dili süslü değil, sade idi.
Çünkü onun derdi kelimelerle gösteriş yapmak değil, hakikati söylemekti.
Nâbî’nin en meşhur eserlerinden biri olan Hayriyye, oğluna yazılmış bir nasihat kitabıdır. Ama aslında o kitap sadece bir babanın oğluna verdiği öğüt değildir.
O eser bir toplumun ahlak pusulasıdır.
Nâbî’nin hayatında anlatılan bir olay ise onun edep anlayışını bütün çıplaklığıyla ortaya koyar.
1678 yılında hac yolculuğuna çıkan Nâbî, Medine’ye yaklaşırken kafilede bulunan bir kişinin ayağını Medine’ye doğru uzattığını görür. Bu manzara onu derinden sarsar.
Kalemine sarılır ve şu mısrayı yazar:
“Sakın terk-i edebden…”
Bu söz yalnızca o an için söylenmiş bir cümle değildir.
Bu söz aslında bütün zamanlara söylenmiş bir uyarıdır.
Çünkü bir toplum önce edebi kaybeder.
Edep kaybolduğunda söz sertleşir.
Söz sertleştiğinde insanlar birbirini kırar.
İnsanlar birbirini kırdığında ise toplum yavaş yavaş çözülür.
Bugün etrafımıza baktığımızda belki de en büyük eksikliğimiz tam da budur:
Edep.
Konuşurken kaybettiğimiz, tartışırken unuttuğumuz, eleştirirken hiçe saydığımız o ince çizgi…
Nâbî’nin şiiri bize şunu hatırlatır:
Edebiyat sadece güzel söz söylemek değildir.
Edebiyat, topluma ayna tutma cesaretidir.
Ve bazen bir şair, bir toplumun görmediğini yüzyıllar önce görür.
Belki de bugün yeniden Nâbî’yi okumamızın sebebi budur.
Çünkü onun sözleri sadece geçmişe ait değildir.
Onlar bugün için yazılmış gibidir.
Asıl soru şu:
Biz hâlâ o sözleri okuyup geçecek miyiz…
Yoksa gerçekten anlayacak mıyız?
Mahmut ÇİÇEKDAĞI
Şair-Yazar-Gazeteci