
İnsan bazen kendi içinde kaybolur.
Ne gidecek bir yer arar ne de birinden yardım ister. Yalnızca sessizliğin koynuna sığınmak, kendisiyle baş başa kalmak ister.
Çünkü öyle zamanlar vardır ki insanın içinde kopan fırtınaların sesi, dışarıdaki bütün gürültülerden daha yüksektir.
Bir deniz düşünün…
Yüzeyi durgun, kıyıları sessiz, üzerinde tek bir dalga bile yok. Oysa derinliklerinde görünmeyen akıntılar, karanlık girdaplar vardır.
İnsan ruhu da biraz böyle değil midir?
Dışarıdan bakıldığında sakin, güçlü, neşeli görünen nice insan, içinde kimsenin bilmediği fırtınalar taşımaz mı?
Kim bilir, her gün karşılaştığımız insanların kaçının gülümsemesi bir perde, kaçının suskunluğu bir çığlık, kaçının yalnızlığı kendi içinde verdiği mücadelenin sessiz tanığıdır?
İNSANIN İÇİNDEKİ GÖRÜNMEYEN BOŞLUK
Bazen insanın içinde tarif edemediği bir boşluk oluşur.
Güneş doğar, kuşlar öter, insanlar sokaklara dökülür. Hayat bütün canlılığıyla akıp giderken insan kendisini o akışın dışında hisseder.
Kalabalıkların ortasında yalnızlaşır. Gülümser ama gülümsemesi yüreğine ulaşmaz.
Birileri ona neyi olduğunu sorduğunda verecek cevap bulamaz.
Çünkü bazı yorgunlukların adı yoktur.
Bazı kırgınlıkların tarihi bilinmez.
Bazı acıların başlangıcı hatırlanmaz.
Yıllar boyunca biriken küçük üzüntüler, söylenemeyen sözler, yarım kalan hayaller ve karşılık bulmayan beklentiler insanın içinde görünmeyen bir ağırlığa dönüşür.
Sonra bir gün küçücük bir olay, sıradan bir söz, önemsiz görünen bir davranış o birikmiş duyguların kapısını aralar.
İnsan neden ağladığını bile tam olarak açıklayamaz.
Belki o gün yaşadığına değil, yıllardır içinde taşıdığı her şeye ağlıyordur.
Çünkü bazen gözyaşları, bugünün değil, geçmişte susturulmuş duyguların sesidir.
GÖZYAŞLARININ CİNSİYETİ OLUR MU?
Toplum, insana daha çocukluğundan itibaren bazı roller biçer.
Güçlü olacaksın. Dayanacaksın. Şikâyet etmeyeceksin. Hele erkeksen gözyaşlarını kimseye göstermeyeceksin.
Peki, neden?
Erkeğin yüreği daha mı az incinir? Onun hayal kırıklıkları daha mı hafiftir? Sevgiye, şefkate, anlaşılmaya daha mı az ihtiyacı vardır?
Bir insanın güçlü olması, hiç ağlamaması mıdır?
Yoksa bütün kırgınlıklarına rağmen yaşamaya, sevmeye ve üretmeye devam edebilmesi mi?
Acının cinsiyeti yoksa gözyaşının neden olsun?
Bazen bir insan, kimsenin bulunmadığı bir yerde oturup sessizce ağlamak ister.
Ne bir suçlu arar ne de hesap soracak birini. Yalnızca içindeki ağırlığın biraz olsun hafiflemesini bekler.
Belki bir ağacın gölgesinde, belki denize karşı bir bankta, belki de yıldızların altında…
Gözyaşları yanaklarından süzülürken kendisini daha iyi anlamaya çalışır.
Çünkü bazen insan, en samimi konuşmasını kendi sessizliğiyle yapar.
Sessizlik her zaman huzur değildir. Bazen söylenemeyen sözlerin, anlatılamayan kırgınlıkların ve anlaşılmayı bekleyen duyguların sığınağıdır.
İnsan neden yalnız kalmak ister?
İnsanlardan kaçmak için mi, yoksa kendisine yeniden kavuşabilmek için mi?
Bir kuşun ötüşü, yaprakların hışırtısı, uzaktan gelen dalga sesleri…
Bazen doğanın sessizliği, insanın ruhuna uzun konuşmalardan daha iyi gelir.
Çünkü ağaçlar neden üzgün olduğunu sormaz. Deniz neden sustuğunu sorgulamaz. Rüzgâr neden ağladığını yadırgamaz.
Ancak yalnızlık, insanın kendisini bulduğu bir sığınak olarak kalmalı; onu hayattan koparan bir duvara dönüşmemelidir.
KALEMİN UCUNDAKİ GÖZYAŞLARI
Bazı insanlar acılarını konuşarak anlatır.
Bazıları susarak…
Bazıları müziğe sığınır, bazıları resim yapar.
Bazıları da kalemine…
Bir kâğıdın üzerine düşen ilk kelime, bazen insanın iç dünyasında açılan bir pencere gibidir.
Ardından ikinci kelime gelir. Sonra bir cümle, bir paragraf…
Ve insan, içinde biriktirdiği duyguların yavaş yavaş dışarıya aktığını hisseder.
Yazmak, kimi zaman söylenemeyenleri söylemektir.
Kimi zaman unutulamayanlarla yüzleşmek…
Kimi zaman da insanın kendisine bile itiraf edemediği duygularını tanımaya çalışmasıdır.
Bir şiirin dizelerinde saklı kırgınlık, bir roman kahramanının gözlerinde gizlenen hüzün, bir öykünün sonunda beliren umut…
Kim bilir, kaç eser bir insanın iç dünyasında susturulmuş duygularından doğmuştur?
Ama unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Acı, insanı yazmaya yöneltebilir; fakat sanat yalnızca acıdan doğmaz.
Sevgi de yazdırır. Özlem de… Sevinç de…
Bir çocuğun gülümsemesi, bir annenin duası, bir dostun içtenliği, bir çiçeğin açışı da kalemi harekete geçirebilir.
Çünkü yazmak yalnızca yaraları anlatmak değildir.
Yazmak, hayatın bütün renklerini kelimelerle yeniden keşfetmektir.
İnsan bazen kaleminin ucunda kendisine açılan yeni bir yol bulur.
KARANLIĞA RAĞMEN AYDINLIK
İnsan yaş aldıkça geçmişi daha çok düşünür.
Verdiği kararları, kaçırdığı fırsatları, söyleyemediği sözleri, yarım kalan hayallerini…
Bazen kendi kendisine sorar:
“Acaba başka türlü yaşasaydım daha mutlu olur muydum?”
Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur.
Çünkü yaşanmamış bir hayatın mutluluğunu ölçemeyiz. Seçmediğimiz yolların bizi nereye götüreceğini bilemeyiz.
Ancak geçmişe dönüp bakarken bir gerçeği unutmamak gerekir:
O günkü insanla bugünkü insan aynı değildir.
Yıllar insana yalnızca yaş değil, deneyim de kazandırır. Dün doğru sandığımız şeylerin bugün yanlış olduğunu görebiliriz.
Fakat geçmişte verdiğimiz kararlar, geleceğimizi de aynı şekilde yaşamak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Geçmiş değiştirilemez; fakat geçmişin geleceğimiz üzerindeki etkisini değiştirmek mümkündür.
İnsan bazen yıllarını kaybettiğini düşünür. Oysa önünde hâlâ yaşanacak günler, görülecek güzellikler, kurulacak dostluklar, yazılacak cümleler vardır.
Her insanın hayatında karanlık dönemler olabilir.
Bazen umutlar zayıflar, sevinçler azalır, insan kendisini hiçbir yere ait hissetmez.
Ama karanlık, ışığın yok olduğu anlamına mı gelir?
Gece çöktüğünde güneş gerçekten kaybolur mu?
Hayır.
Biz onu göremesek de güneş varlığını sürdürür.
İnsan umudu da böyledir.
Bazen kırgınlıkların, yorgunlukların ve hayal kırıklıklarının ardında görünmez hâle gelir. Ama küçücük bir güzellikle yeniden kendisini hatırlatabilir.
Bir çocuğun kahkahasında, bir dostun içten selamında, sabahın ilk ışıklarında ya da yeni açan bir çiçekte…
Belki de insanın kendi kendisine söylediği şu cümlede:
“Hayata umudum asla sönmedi. Hiç kimse de söndüremeyecek.”
Çünkü umut, her şeyin güzel olduğunu düşünmek değildir.
Umut, her şey güzel değilken de güzelliklerin yeniden mümkün olduğuna inanabilmektir.
Hayat kimi zaman bir bahar sabahı kadar güzel, kimi zaman fırtınalı bir kış gecesi kadar acımasızdır.
Bazen güldürür, bazen ağlatır. Bazen insana kanatlar verir, bazen de yürümeye gücü kalmadığını hissettirir.
Ama hayat, yalnızca başımıza gelenlerden ibaret değildir. Biraz da bütün bunların ardından ne yapacağımızla ilgilidir.
İnsan bazen durmalı.
Bir ağacın gölgesine oturmalı.
Gökyüzüne bakmalı.
İçindeki sesleri dinlemeli.
Ağlamak istiyorsa ağlamalı.
Yazmak istiyorsa yazmalı.
Ama kendi hayatının da en az başkalarının hayatı kadar değerli olduğunu unutmamalı.
Çünkü hayatın en büyük başarısı belki de hiç incinmemek değildir.
İncindikten sonra yeniden gülümseyebilmek…
Yorulduktan sonra yeniden yürüyebilmek…
Kırıldıktan sonra yeniden sevebilmek…
Ve bütün karanlıklara rağmen kendi ışığını koruyabilmektir.
İçimizde kopan fırtınaların sesini herkes duymayabilir. Gözyaşlarımızı herkes görmeyebilir. Suskunluğumuzu herkes anlayamayabilir.
Ama insanın kendisini duyabilmesi, kendi duygularını anlayabilmesi de yeni bir başlangıçtır.
Öyleyse bırakalım içimizdeki duygular dışarıya yankılansın.
Bazen bir şiir olsun…
Bazen bir şarkı…
Bazen bir romanın satırlarında hayat bulsun…
Bazen de sessizce dökülen birkaç damla gözyaşı…
Yeter ki o yankıların arasında yaşama sevincimizi kaybetmeyelim.
Çünkü insanın içinde ne kadar karanlık olursa olsun, geleceğe açılabilecek bir pencere vardır.
Ve o pencereyi yeniden açmak için hiçbir zaman geç değildir.
Ben karanlığın değil, karanlığa rağmen doğan aydınlığın yolcusuyum.