Bir babanın yüreğinden...
İnsan, çocuklarının büyüdüğünü ne zaman anlar?
İlk adımlarını attıklarında mı? İlk kez okula başladıklarında mı? Boyları kendi boyuna ulaştığında mı? Yoksa bir gün, ellerini başka bir ele uzatıp kendi hayatlarının yolculuğuna çıktıklarında mı?
Sanırım insan, çocuklarının büyüdüğünü en çok onları kendi yuvalarına uğurlarken anlıyor.
Çünkü o gün yalnızca bir evlat evlenmiyor. Bir babanın yüreğinde yıllardır biriktirdiği anılar, sevinçler, kaygılar, umutlar ve söylenmemiş nice söz de aynı anda ayağa kalkıyor.
Geçtiğimiz hafta, kızım Ezgi'nin kına ve nikâh törenlerini yaşadık.
İki ayrı gün, iki ayrı tören...
Ama bir babanın yüreğinde birbirine karışan binlerce duygu...
Kına gecesi düğün coşkusundaydı. Sevdiklerimiz, dostlarımız, akrabalarımız, kızımın ve Barış'ın arkadaşları... Gülüşler, alkışlar, müzikler, oyunlar...
Her şey olması gerektiği kadar güzel, olması gerektiği kadar içtendi.
Ben de güldüm. Ben de alkışladım. Ben de o mutluluğun içinde yer aldım.
Ama insan bazen en kalabalık anında bile kendi yüreğiyle baş başa kalabiliyormuş.
Bir ara gözlerim kızıma takıldı.
Ve zaman, sanki birkaç saniyeliğine durdu.
Karşımda gelinliğe doğru yürüyen genç bir kadın vardı. Ama benim gözlerim onun ardında başka birini görüyordu.
Küçücük elleriyle parmağıma tutunan bir çocuğu...
İlk sözcüklerini söyleyen, ilk adımlarını atan, bazen düşüp bazen ağlayan, sonra yeniden ayağa kalkan o küçük kızı...
Bir zamanlar omuzlarıma aldığım evladımı, şimdi hayatın omuzlarına emanet etmeye hazırlanıyordum.
İşte babalık biraz da böyle bir şeymiş.
Yıllarca büyümesini istediğiniz çocuğunuzun büyüdüğünü gördüğünüzde, içinizde bir yerlerde onun hep küçük kalmasını dileyen başka bir baba uyanıyormuş.
Çünkü çocuklar büyürken yalnızca yaş almıyor.
Anne babalarının ömründen de yıllar alıp anılara dönüştürüyorlar.
Bir sabah uyanıyorsunuz; dün elinden tutup okula götürdüğünüz çocuk, bugün kendi hayatının kapısını aralıyor.
Siz ise o kapının önünde hem gururla hem de gözlerinizin gerisinde sakladığınız bir hüzünle duruyorsunuz.
Bir baba kızını kaç kez uğurlar, bilir misiniz?
İlk kez okula başladığında uğurlar.
İlk kez kendi başına bir yere gittiğinde uğurlar.
Eğitim için, iş için, hayallerinin peşinden giderken uğurlar.
Her uğurlayışta biraz daha büyüdüğünü görür.
Her dönüşünde biraz daha değiştiğini fark eder.
Ama bir gün gelir, bütün o uğurlayışların içinde bambaşka bir anlam taşıyanı yaşar.
Kızını kendi yuvasına uğurlar.
İşte o gün, bir babanın içindeki bütün zamanlar birbirine karışır.
Dün, bugün ve yarın aynı gözyaşında buluşur.
Nikâh töreninde de böyle hissettim.
Ezgi ile Barış'ın mutluluğuna bakarken, yılların nasıl geçtiğini düşündüm.
Daha dün gibi...
Oysa dün dediğimiz şeyin üzerinden ne kadar çok mevsim geçmiş!
Kaç sabah, kaç akşam, kaç bayram, kaç doğum günü...
Kaç kez hastalandığında başında bekledik, kaç kez sevincine ortak olduk, kaç kez üzülmesin diye kendi üzüntümüzü gizledik?
Anne baba olmak, biraz da kendi kalbinizi bedeninizin dışında yaşatmak değil midir?
Çocuğunuzun canı acıdığında sizin canınız yanar.
O güldüğünde dünyanız aydınlanır.
O mutlu olduğunda, kendi mutluluğunuzun sınırlarını unutursunuz.
Ve bir gün, onun mutluluğu için kendi içinizdeki küçücük ayrılık hüznüne de gülümsemeyi öğrenirsiniz.
Şunu da anladım:
Evlat büyütmek yalnızca onu hayata hazırlamak değilmiş. Kendimizi de onun bir gün kendi yolunu çizeceği gerçeğine hazırlamakmış.
Üstelik çocuklarımızı kendimize ait bir hayatın devamı olsunlar diye değil, kendi hayatlarını kurabilecek insanlar olsunlar diye büyütüyoruz.
Onların attıkları adımlara sonsuza kadar yön veremeyiz.
Ama hangi yola giderlerse gitsinler, arkalarında kendilerini koşulsuz seven birilerinin bulunduğunu bilmelerini sağlayabiliriz.
Çünkü babalık, bir evladın elini ne zaman bırakacağını bilmek; ama yüreğinden hiçbir zaman bırakmamaktır.
Belki de bu yüzden düğünlerde babaların gözleri başka türlü parlar.
O gözlerde yalnızca mutluluk yoktur.
Bir ömür vardır.
Çocukluğun kokusu vardır.
Uykusuz geceler, telaşlı sabahlar, okul yolları, küçük başarılar, büyük umutlar vardır.
Ve söylenemeyen bir cümle vardır:
Ne çabuk büyüdün benim küçük kızım...
Bu satırları yazarken yalnızca kendi duygularımı anlatmadığımın farkındayım.
Kim bilir kaç baba, kızının düğününde gözyaşlarını saklamak için başını başka yöne çevirmiştir?
Kaç anne, gelinliğin içinde gördüğü kızının saçlarını taradığı çocukluk sabahlarını hatırlamıştır?
Kaç aile, evlatlarının mutluluğuna sevinirken yılların sessizce geride kaldığını hissetmiştir?
Belki de bu yüzden çocuklarımızın düğünlerinde hem güler hem ağlarız.
Çünkü sevinçle hüzün birbirinin karşıtı değildir her zaman.
Bazen aynı kalpte, aynı anda, yan yana dururlar.
Geçtiğimiz hafta ben de bunu yaşadım.
Kızım Ezgi'nin mutluluğunu gördüm.
Barış'la birlikte kuracakları yeni hayatın ilk adımlarına tanıklık ettim.
Sevdiklerimizin yanımızda oluşunun değerini bir kez daha anladım.
O günlerde yanımızda olan, sevincimize ortak olan, uzaktan ya da yakından güzel dileklerini ileten herkesin dostluğunu yüreğimde hissettim.
Ama bütün o kalabalığın, alkışların ve güzel dileklerin arasında aklımdan tek bir düşünce geçti:
Bir evlat büyütmek, ömrünüzün en güzel yıllarını bir başka insanın mutluluğuna dönüştürmekmiş.
Şimdi kızım kendi hayatının yeni sayfalarını yazacak.
O sayfalarda sevinçler de olacak, zorluklar da... Güneşli sabahlar da olacak, yağmurlu akşamlar da...
Dileğim, birbirlerinin ellerini yalnızca mutlu günlerinde değil, hayatın zor zamanlarında da aynı sevgiyle tutmaları.
Birbirlerini değiştirmeye değil, anlamaya çalışmaları.
Sevgilerini yalnızca güzel sözlerle değil, sabırla, saygıyla, emekle büyütmeleri.
Çünkü bir yuvayı ayakta tutan yalnızca iki insanın birbirini sevmesi değil, o sevgiyi her gün yeniden seçebilmesidir.
Ve sevgili kızım...
Belki o kalabalığın içinde sana söyleyemediğim bir şey vardı.
Bugün bu satırlara bırakıyorum:
Sen büyüdün kızım. Ama benim yüreğimdeki yerin hiç büyüyüp uzaklaşmadı. Hâlâ ilk günkü kadar yakın, ilk günkü kadar özelsin.
Artık kendi yuvanın ışığını yakacaksın.
Benim dileğim, o ışığın hiç sönmemesi.
Ve günün birinde dönüp geçmişe baktığında, çocukluğunu nasıl sevgiyle hatırlıyorsan kurduğun yuvayı da aynı sevgiyle hatırlayabilmen.
Biz anne babalar için bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi?
Bir zamanlar yürümeyi öğrettiğimiz çocuklarımızın, şimdi hayat yolunda kendi adımlarıyla yürüdüklerini görmek...
Onlara ihtiyaç duyduklarında yanlarında olabilmek, ihtiyaç duymadıklarında da mutluluklarını uzaktan seyredebilmek...
Demek ki çocuk büyütmek, biraz da vedalaşmadan uğurlamayı öğrenmekmiş.
Çünkü evlatlar anne babalarının hayatından gitmezler.
Yalnızca kendi hayatlarına doğru yürürler.
Ve biz, arkalarından bakarken içimizden aynı cümleyi geçiririz:
Yolun açık olsun evladım.
Gittiğin her yerde mutluluk seninle olsun.
Sen kendi yuvanı kurarken bil ki baba ocağındaki ışığın daima yanacak.
Ve ben artık biliyorum:
Bir baba kızını hayatı boyunca defalarca uğurlar.
Ama hiçbirinde yüreğinden göndermez.
Cengiz Çetik