Bazı şeyler bir anda değişmez.
Bir çığlık önce duyulur, sonra uzaklaşır.
Bir haksızlık önce içimizi acıtır,
sonra her gün gördüğümüz manzaralardan birine dönüşür.
Bir çocuk ağlar;
başımızı çeviririz.
Bir insan yardım ister;
“Bana dokunmayan yılan…” deriz.
Bir ev söner, bir umut kırılır,
bir hayat sessizce eksilir.
Bizse başka bir habere geçeriz.
Kurbağanın suyu yavaş yavaş ısındığında tehlikeyi fark etmediğini anlatan hikâye, bilimsel bir gerçek olmaktan çok, insanın hâlini anlatan bir benzetmedir. Çünkü bazen biz de çevremizde olup bitene böyle alışırız:
Önce üzülür, sonra susar;
önce karşı çıkar, sonra omuz silkeriz.
Ve bir gün, dün kabul edemediğimiz şeyleri
bugün sıradan buluruz.
Oysa acının tekrarı, acıyı azaltmaz.
Haksızlığın alışkanlığa dönüşmesi, onu haklı çıkarmaz.
Bir kötülüğün her gün yaşanması,
ona sessizce razı olmamızı gerektirmez.
İnsan her şeyi değiştiremez, biliyorum.
Ama hiç değilse bir yarayı görmezden gelmeyebilir.
Bir sesin yanında durabilir.
Yanlışın adını koyabilir.
Çünkü bazen bir insanın “Bu doğru değil!” demesi,
karanlıkta yakılan küçük bir ışık gibidir.
Belki de asıl mesele,
suyun ne kadar ısındığı değil;
yanan bir hayatı görüp görmediğimizdir.
Alışmak zorunda değiliz.
Susmak zorunda değiliz.
Birbirimizin acısına sırtımızı dönmek zorunda hiç değiliz.
Çünkü duyarlılık,
her şeyi kurtarmak değildir;
bir şeylerin hâlâ kurtarılabileceğine
inanmayı sürdürmektir.