Bir düğün hatırası, bir ömürlük özlem… Eski düğünler…
Herkesin “eski günler” denildiğinde hatırladığı başka başka şeyler vardır. Kiminin yüzünde tatlı bir tebessüm belirir, kiminin yüreğine ince bir sızı düşer. Kimi güzel günlerini hatırlar, kimi de geride bıraktığı acıları…
Ama bir gerçek var ki zaman ilerledikçe insanın gönlü, nedense çocukluğuna daha çok dönüyor. Hatta büyüklerimiz boşuna dememişler: “İnsan yaşlandıkça çocuklaşır, çocukluğuna geri döner.” diye.
Galiba biz de o günlere geldik…
Bir zamanlar yaşayıp geçtiğimiz, belki de kıymetini tam olarak bilemediğimiz o günleri şimdi daha derinden hissediyoruz. O günlerin tadını, kokusunu, sesini, insanını özlüyoruz. Bir türkü duyuyoruz, bir düğün hatırlıyoruz, bir köy evinin kapısını gözümüzün önüne getiriyoruz; bir bakmışız ki yıllar öncesine gitmişiz.
Sanki zaman durmuş da biz yeniden çocuk olmuşuz…
Şimdi gelin, sizi alıp benim hatırladığım o eski köy düğünlerine götüreyim. Bakalım, sizin de hafızanızın bir köşesinde saklı kalan hatıralarınız uyanacak mı?
Düğün Dediğin On Beş Gün Önceden Başlardı
Bizim zamanımızda düğünler öyle bir günde başlayıp bitmezdi. Düğün dediğin, daha on beş gün öncesinden başlardı!
Daha ortada davulun sesi duyulmadan, çalgıcılar meydana çıkmadan, köyün dört bir yanına düğün heyecanı yayılırdı.
Düğünden on beş gün önce asbap görmeye gidilirdi; yani düğün için alınacak sandık, yatak, yorgan, halı, kilim, kıyafetler, dağıtılacak dürüler, hediyeler ve yemeklerde kullanılacak erzak temin edilirdi. Alınanlar eve getirilir, payları ayrılır, dağıtımları yapılır, hazırlıklar başlardı.
Konu komşu asbap görmeye gelirler, gördükten sonra da kendi hediyesini veya aydınlık parasını atardı.
Evde tatlı bir telaş…
Bir yanda alışverişler, bir yanda hazırlıklar, diğer yanda düğün konuşmaları…
Herkesin aklında aynı soru:
“Acaba ne eksik kaldı, ne yapılacak, kim neyle ilgilenecek?”
Düğün daha başlamadan bütün evin havası değişirdi. Sanki evin duvarları bile bu sevince ortak olurdu.
Salı Günü: Bayrak Asılır, Düğün Başlardı!
Salı günü geldi mi artık düğünün başladığı belli olurdu.
Bir omzunda dürü heybesi bulunan çavuş, iki bekâr çuval açıcı kız, bellerinde çıngıraklı kuşaklarıyla göreve hazırlanırdı. Aşçı iyi yemek yapan kadın da yerlerini alır, düğünün yapılacak işleri konuşulur, herkesin görevi belirlenirdi.
Sonra sıra bayrağı asmaya gelirdi.
Bayrağın ucuna bir ayna bağlanırdı; aydınlığı, ferahlığı, güzel günleri temsil etsin diye… Bir de genellikle elma takılırdı bayrağın tepesine.
Bayrak asılır, düğün resmen başlardı.
Ah, o bayrağın asıldığı an yok mu!
İnsanın içini kıpır kıpır eden, “Haydi bakalım, düğünümüz başladı!” dedirten bir heyecan…
Bugün bile gözlerimi kapatsam o bayrağı, o kalabalığı, o telaşlı ama mutlu yüzleri hayal edebiliyorum.
Çarşamba Günü: Yardımlaşmanın ve Gönül Bağının Günü
Çarşamba günü görevliler işe koyulurdu. Evin genç kızları, çuval açıcılar ve gelinleriyle birlikte köyde ekmek yapımına yardım edecek kadınlar davet edilirdi.
Kapı kapı dolaşılır, evin genç kızına ya da gelinine haber verilirdi:
“Yarın oğlan evinde düğün ekmeği yapılacak, siz de gelin!”
Bu, öyle sıradan bir davet değildi. Komşuluğun, dostluğun, yardımlaşmanın en güzel örneklerinden biriydi.
Kimse, “Bana ne?” demezdi. Herkes elinden geleni yapar, düğün evinin sevincini kendi sevinci bilirdi.
Bir yanda da çavuş, düğüne çağrılacak kişilere yakınlık derecelerine göre dürülerini dağıtırdı. Kimi zaman bir gömlek, kimi zaman bir bez parçası, bir havlu ya da şalvarlık…
Bunlar yalnızca hediyeden ibaret değildi. Her biri bir hatıraydı, bir gönül bağıydı, “Seni düğünümüzde görmek istiyoruz.” demenin güzel bir yoluydu.
Aşçı da boş durmazdı. Ocağın başında yerini alır; alınan erzakları, kesilecek hayvanların etlerini ve yemeklerin paylarını hesaplar, düğün boyunca yapılacak yemeklerin hazırlığını düzenlerdi.
Herkesin bir işi, herkesin bir sorumluluğu vardı.
Bir düğün, koca bir köyün el ele vererek meydana getirdiği mutluluk şöleniydi.
Perşembe Günü: Yufka Ekmeğin Kokusu, Köyün Şenliği…
Perşembe sabahı kadınlar, kızlar, gelinler oğlan evinde toplanırdı.
Artık sıra düğün ekmeğini yapmaya gelmişti.
Unlar elenir, hamurlar yoğrulur, saclar yakılır, yufkalar açılırdı. Bir yanda oklavaların sesi, bir yanda kadınların konuşmaları, kahkahaları…
Sacın üzerinde pişen yufka ekmeklerin kokusu bütün evi sarardı.
O kokuyu bilenler bilir…
Sadece ekmek kokusu değildi o. Çocukluğun kokusuydu, köyün kokusuydu, paylaşmanın ve birlikte olmanın kokusuydu.
Kimisi hamur açar, kimisi sacın başında ekmek pişirir, kimisi pişen ekmekleri üst üste dizerdi. Herkes bir ucundan tutar, iş birliğiyle koca koca ekmek yığınları hazırlanırdı.
İş bitti mi?
Hayır, asıl güzel tarafı şimdi başlardı!
Ekmek yapmaya gelen kızlar, evin gençleri, gelinler ve delikanlılar bir araya gelir; küçük eğlenceler düzenlenirdi. Şakalaşmalar, gülüşmeler, türküler…
Düğün öncesinin bu küçük eğlenceleri, asıl şenliğin habercisiydi.
İnsan o günleri hatırlayınca ister istemez gülümsüyor.
Ne çok şeyimiz varmış meğer hatırlayacak…
Cuma Günü: Kazanlar Kaynar, Sofralar Kurulurdu
Cuma günü artık yemek telaşı başlardı.
Kazanlar kurulur, ocaklar yakılır, yemekler pişirilirdi. Davetliler ağırlanır, gelenin önüne sofra açılırdı.
Cami cemaatine de yemek verilirdi. Camiye gidilir, cemaat düğün yemeğine davet edilirdi. Büyük sofralar kurulur, herkesin karnı doyurulurdu.
O sofralarda zengin-fakir ayrımı olmazdı. Gelen misafir baş tacı edilirdi.
Bir tabak yemek yalnızca karın doyurmazdı; gönülleri de birleştirirdi.
Aşçılar, çavuşlar, çuval açıcılar artık tam anlamıyla göreve başlamıştı. Durmak yok, dinlenmek yok! Bir tarafta yemek, diğer tarafta misafir, öte yanda yeni hazırlıklar…
Günün sonunda evin gençleri yine bir araya gelir, kızlar kendi aralarında, delikanlılar kendi aralarında eğlenirdi.
Daha cumaydı ama heyecan doruğa doğru tırmanıyordu.
Çünkü herkes biliordu: Asıl büyük şenlik cumartesi kına gecesi günüydü!
Cumartesi Günü: Çalgıcının Sesi Köyü Ayağa Kaldırırdı!
İşte beklenen gün gelmişti!
Sabah erkenden çalgıcılar gelir, oturacakları yerler hazırlanır, misafirlerin ağırlanacağı alanlar düzenlenirdi. Hava güzelse gölgelikler kurulur, kapalı yerler hazırlanırdı.
Saat on ya da on bir olduğunda çalgıcılar çalmaya başlardı.
Çalgının sesi duyuldu mu artık kimsenin içinde yerinde duracak hâl kalmazdı!
Köyün gençleri, düğün sahipleri, komşular, akrabalar… Herkes yavaş yavaş meydana toplanırdı.
Bir yanda oyunlar, bir yanda türküler, diğer yanda misafirleri karşılama telaşı…
Dışarıdan gelen konuklar kapıda karşılanır, oturacakları yerler gösterilir, yemekleri ikram edilirdi. Her misafirle ayrı ayrı ilgilenilir, kimsenin kendisini yabancı hissetmesine izin verilmezdi.
Bu telaş akşama kadar sürerdi.
Akşam olunca da eğlence bitmezdi. Hava ve imkânlar uygunsa masalar kurulur, sohbetler koyulaşır, türküler ve oyunlar devam ederdi.
Artık coşku iyice yükselmişti.
Hani derler ya, “At bir kere gemini aldı mı durdurmak kolay olmaz!”
İşte tam da öyleydi.
Çalgılar çalar, gönüller coşar, gençler oynar, büyükler seyredip gülümserdi. Birinin neşesi diğerine bulaşır, kahkahalar gecenin karanlığına karışırdı.
O zamanlar mutluluk dediğimiz şey belki de tam olarak buydu.
Ne gösteriş merakı vardı ne de bugünkü gibi bitmek bilmeyen hesaplar…
İnsanlar bir araya gelir, birlikte sevinir, birlikte eğlenir, birlikte hatıra biriktirirdi.
Pazar Günü: Gelin Alma Heyecanı…
Pazar sabahı…
İşte düğünün en duygulu, en heyecanlı günü!
Gelin alma günü geldiğinde çalgıcılar yeniden çalmaya başlardı. Hazırlıklar yapılır, konvoy oluşturulur, öğleye doğru çalgıcılar eşliğinde kız evine doğru yola çıkılırdı.
Düşünsenize…
Önde çalgıcılar, arkada konvoy, yüzlerde heyecan, gönüllerde sevinç…
Yol boyunca türküler, oyunlar, neşeli sesler…
Kız evine varıldığında eğlence orada da devam ederdi. Sofralar kurulur, oyunlar oynanır, türküler söylenirdi.
Ama bütün bu neşenin içinde başka bir duygu daha vardı.
Birazdan baba ocağından bir kız çıkacak, yeni bir yuvaya gidecekti.
İşte o an gelirdi…
Gelin çıkarma vakti!
Gelin alma türküleri söylenir, gelin övülür, anneyle babanın gözleri dolar, yakınlarının yüreği burkulurdu.
Ağlayanlar olurdu elbette…
Ama bu gözyaşları ayrılığın hüznüyle mutluluğun birbirine karıştığı, insanın ömrü boyunca unutamayacağı gözyaşlarıydı.
Sonra evin büyüğü; kimi zaman babası, kimi zaman ağabeyi gelinin beline kuşağını bağlardı.
O kuşak bağlanırken kaç duygu geçerdi insanın yüreğinden kim bilir…
Bir baba kızını uğurlardı. Bir anne, gözünün nuru evladını yeni hayatına gönderirdi. Bir evin hatıraları, bir ömrün emekleri o anın içine sığardı.
Ve gelin baba evinden çıkarılırdı.
Çalgıcılar yeniden çalar, türküler yeniden yükselirdi. Konvoy gelinle birlikte köyün mezarlığı çevresinden dolaşılarak oğlan evine doğru yola koyulurdu.
Oğlan evine varıldığında eğlence bir süre daha devam ederdi. Herkes mutluydu, herkes heyecanlıydı.
Sonra misafirler yavaş yavaş dağılmaya başlardı. Kimi kendi köyüne, kimi evine dönerdi.
Ama düğünün hatırası herkesin gönlünde kalırdı.
Pazar Gecesi: Yeni Bir Hayatın İlk Gecesi…
Akşam olunca düğünün bir başka bölümü başlardı. İmam çağrılır, gelenekler yerine getirilir, gelinle damadın yeni hayatına ilk adım atması için hazırlıklar yapılırdı.
O günlerin kendine özgü adetleri vardı. Her ailenin, her yörenin kendine göre uygulamaları olurdu.
Biz de o geleneklerin içinde büyüdük, o günleri yaşadık.
Şimdi geriye dönüp bakınca insanın yüzünde yine bir tebessüm beliriyor.
Neler yaşanırdı, neler konuşulurdu…
Ama bazı hatıralar da olduğu gibi kalsın. Her şeyi anlatmaya gerek yok; bilen bilir, yaşayan hatırlar.
Pazartesi: Gelin Başı ve Kelle Günü
Evet, düğün bitti sanıyorsunuz, değil mi?
Bizim zamanımızda daha pazartesi vardı!
Gelin yeniden gelinliklerini giyer ama bu sefer duvağı açılmış ve yüzü görünür şekilde, elleri kınalı bir sandalyede oturur ve gelen misafirlere “Hoş geldiniz” diyerek karşılardı.
Ayrıca düğünde kesilen hayvanların kelleleri pişirilerek özel bir yemek hazırlanırdı. Yalnızca ailenin yakınlarının katıldığı bu geleneksel buluşmaya “Kelle Günü” de denirdi.
Düğünün son sofrası da böylece paylaşılırdı.
Ardından misafirler dağılır, ev yavaş yavaş eski hâline dönerdi. Günlerdir süren telaş sona erer, kazanlar susar, meydanlar boşalırdı.
Ama geride kocaman bir hatıra kalırdı.
Bir düğün bitmiş, bir yuva kurulmuş, iki insan hayatlarını birleştirmişti.
İşte bizim zamanımızda düğün böyle olurdu!
Bir düğün için günlerce hazırlanılır, günlerce eğlenilir; sevinç de, emek de, yemek de, mutluluk da paylaşılırdı.
Geçmiş, Bugün Kim Olduğumuzu Anlatan Bir Hafızadır
Ve şimdi…
Bunca yıl sonra bütün bunları hatırlayınca insanın içi hem ısınıyor hem de burkuluyor.
O günlerde yaşayan insanları hatırlıyorum. Kimisi çoktan aramızdan ayrıldı, kimisi yaşlandı, kimisi başka diyarlara savruldu. Bir zamanlar kahkahalarıyla doldurdukları evler, belki şimdi sessiz…
Bir zamanlar davul sesleriyle yankılanan sokaklar, belki şimdi bomboş…
Ama hafızamızda hâlâ yaşıyorlar.
Bazen bir türkü duyuyoruz, bazen sacda pişen bir yufkanın kokusu geliyor burnumuza, bazen de eski bir düğün fotoğrafına rastlıyoruz.
Bir anda içimizde bir şeyler kıpırdıyor.
Gözlerimiz uzaklara dalıyor, dudaklarımızda belli belirsiz bir gülümseme…
Ve kendimizi yine o eski günlerin içinde buluyoruz.
İnsan o zaman anlıyor ki özlediğimiz yalnızca geçmiş değilmiş.
Özlediğimiz; birlikte olduğumuz insanlar, aynı sofraya oturduğumuz dostlarımız, kapımızı çalan komşularımız, çocukluğumuzun masumiyeti, gençliğimizin heyecanı ve hiçbir şeyin bugünkü kadar karmaşık olmadığı o sade hayatmış.
Meğer insan büyüdükçe geçmişi daha çok sever, yaş aldıkça çocukluğuna daha çok sarılırmış.
Hani derler ya, insan yaşlandıkça çocuklaşır diye…
Galiba biz de yeniden çocuk oluyoruz.
Belki de bu yüzden eski günleri anlatırken sesimiz değişiyor, gözlerimiz parlıyor, içimiz kıpır kıpır oluyor.
Çünkü o günleri yalnızca hatırlamıyoruz…
O günleri yeniden yaşıyoruz.
Ah be güzel günler…
Bir kez daha dönmek mümkün olsaydı, ne çok insana sarılır, ne çok dostla oturur, ne çok hatırayı yeniden yaşardık.
Ama zamanın geri dönüşü yok.
Bize düşen, yaşadığımız güzel günleri unutmamak ve o günlerin hatırasını bizden sonraki kuşaklara anlatmak…
Belki çocuklarımız, torunlarımız bizim yaşadığımız o günleri hiç görmediler. Belki bir düğünün on beş gün öncesinden başlayıp pazartesi günkü kelle sofrasına kadar uzanan o büyük hikâyeyi hiç bilmeyecekler.
Ama anlatalım ki bilsinler…
Anlatalım ki geçmişimiz unutulmasın.
Anlatalım ki bir zamanlar insanların nasıl bir araya geldiğini, nasıl yardımlaştığını, nasıl sevindiğini ve mutluluğu nasıl paylaştığını öğrensinler.
Çünkü geçmiş, yalnızca geride bıraktığımız günler değildir; bugün kim olduğumuzu da anlatan bir hafızadır.
Ben bugün sizlere eski köy düğünlerimizi anlatarak o günlere küçük bir yolculuk yaptırmak istedim.
Eğer okurken çocukluğunuzdan bir yüz gözünüzün önüne geldiyse, eski bir dostunuzu hatırladıysanız, burnunuza o yufka ekmeğin kokusu geldiyse ya da içinizden bir türkü mırıldandıysanız lütfen o günlerin hatırına hayatta olan en sevdiğiniz bir kişiyi arayın; sadece sesini duyun ve hal hatır edin.
Belki hepimiz aynı köyde yaşamadık, belki düğünlerimiz farklıydı.
Ama inanıyorum ki o günlerin sevinci, samimiyeti ve insanlığı hepimizin yüreğinde benzer izler bıraktı.
Geçmişi hatırlamak, bazen bir ömrü yeniden yaşamaktır.
Ben hatırladım, duygulandım, bir an çocukluğuma döndüm…
Dilerim siz de benimle birlikte o güzel günlere kısa bir yolculuk yapmışsınızdır.
Geçmişimizi unutmayalım, hatıralarımızı yaşatalım, sevdiklerimizin kıymetini bilelim.
Çünkü gün gelir, bugün yaşadığımız günler de bir başkasının dilinde “Ah, o eski günler!” diye anılır.
Sevgiyle, özlemle ve saygıyla…