Behlûl Dânâ, bir gün halife Harun Reşit ile karşılaşır. Kendisini tanıyan hükümdar bu mübarek zata sorar:
“Ey Behlûl! Nereden geliyorsun böyle?”
Behlûl Dânâ hiç düşünmeden cevap verir:
“Cehennemden geliyorum.”
Harun Reşit şaşkınlıkla tekrar sorar:
“Ne işin vardı orada?”
Behlûl Dânâ anlatır:
“Efendim, ateş lâzım olmuştu. Cehenneme gidip biraz isteyeyim dedim. Fakat oradaki memur bana ‘Burada ateş yoktur’ dedi.”
Halife hayretle sorar:
“Nasıl olur? Cehennem ateş yeri değil mi?”
Behlûl Dânâ şöyle cevap verir:
“Evet… Ama oradaki görevli bana şöyle dedi:
‘Burada ateş yoktur. Her gelen, ateşini dünyadan getirir.’ ”
Bu sözler karşısında derin bir düşünceye dalan Harun Reşit endişeyle sorar:
“Behlûl! Ne yapayım ki oraya ateş götürmeyeyim?”
Behlûl Dânâ hızla uzaklaşırken yalnızca şu sözleri haykırır:
“Adalet! Adalet! Adalet!”
Bu kıssa asırlardır anlatılır. Çünkü insanın dünyada yaptıkları, aslında kendi akıbetinin de hazırlığıdır.
İnsan çoğu zaman kötülüğü, haksızlığı veya zulmü dışarıda arar. Oysa çoğu zaman ateşi biz taşırız; adaletsizlikle, haksızlıkla, bencillikle ve nefsimizin oyunlarıyla.
Bugün de dünyaya baktığımızda, insanların çoğu hakikati değil çıkarını arıyor. Adaletin sesi bazen kısılıyor, bazen unutuluyor.
Oysa toplumları ayakta tutan en büyük güç ne servettir ne de makamdır.
Bir toplumu ayakta tutan tek şey vardır:
Adalet.
Adalet varsa huzur vardır.
Adalet varsa güven vardır.
Adalet varsa insanlık vardır.
Behlûl Dânâ’nın asırlar önce haykırdığı söz bugün de aynı gerçeği hatırlatıyor:
Adalet… Adalet… Adalet…
Mahmut Çiçekdağı
Şair/Yazar